28 Haziran 2012 Perşembe

Ne sığınabilmek ne de susabilmek

Hayat, aramızda kalmış utangaç bir çocuktu sanki.
Kent susmuş ve söylenecek bir çift lafın merakına dalmıştı.
Susuyorduk öylece.
Göz göze gelsek kör olacaktık. Konuşsak sözler
bitecekti Ve söylenecek bir çift söz kalsın diye konuşmuyorduk. Geriye dönebilecek bir adım kalsın diye. Yeniden başlayabilecek bir söz kalsın diye susuyorduk, konuşmuyorduk.
Bir konuşsak gök üzerimize yağacaktı.
Bir konuşsak kent üzerimize yağacaktı.
Gelinlik giymemiş genç kızların yüzü kararacak, ıslak asfalta oturmuş yaşlı adam bir daha kalkmayacaktı. Üzerimizde binlerce göz, odanın her yanında binlerce kulak, hepsi durmuş ve ilk sözün tedirginliğini yaşıyordu.
Henüz akşam olmadığı halde ortalığı uğursuz bir karanlık kaplamıştı. Bir sokakta yalnız başına bırakılmış gibiydik. İlk kez bunca zamandır kapı çalınmıyor, telefon çalmıyor, sokak satıcıları bağırmıyor, okuldan dönen çocukların sesi soluğu çıkmıyordu. Sessizlikten ilk defa korkuyordum.
Hayat, herkesin sustuğu bir anda kulaklarımızı yırtan bir çocuk ağlamasıydı.

Tarık Tufan-Kraliçenin Pireleri

25 Haziran 2012 Pazartesi

ve cellat uyandı yatağında bir gece, tanrım dedi bu ne zor bilmece.
öldükçe çoğalıyor adamlar, ben tükenmekteyim öldürdükçe.

-ataol behramoglu

hayatımından çıkardığım her insanın aslında benden de bir parça alıp götürdüklerini ve bu parçaların beni hayatından çıkarmış insanlardan kopardığım parçalarla eşleşmediğini farketmemden mesul ataol ustamın ellerinden öper, mahsus selam ederim. dünyada üstüne düşülmemiş ne kadar konu varsa üzerilerine birer muz kabuğu atan bu şairler olmasa zaten yan basmıştık bu dünyada. 

20 Haziran 2012 Çarşamba

Aleyhime Şahitlik



Bülent Parlak vasiyetini yazdı.


Her karşılaştığımda, beni hırkasını kemiren deliye çeviren, yanarak yere düşmüş uçakların içinde “en arka koltukta oturuyorum” diye teselli veren, hiç karekökü alınmamış bir asal sayının umursamazlığına dâhil eden, lacivert takım elbise giyince devlet olan adamların ceketlerinden nefret ettiren şaşkınlığım… O kadar vakti olmasına rağmen bana bir kez bile “nasılsın?” demeyen Ali! Nevruz kutlamalarında ateşin üstünden atlayan takım elbiseli garnizon komutanlarını, valileri ve kaymakamları izleyince umarım aklına ben gelirim.

(Newroz dersen Kürt olursun).

Tehlike karşısında rengimi değiştirmeyi unutuyorum. Senin tavsiye ettiğin bir bukalemunun dalgın olmasından başka ne beklenir ki Özer? Şimdi bir Anzak saklandığı yerden çıkıp “sekiz düşman askeri öldürdüm.” derse ancak ben, sonra da sen inanırmış gibi gözükürsün. Vitrinlerde gölgesi gezinen yoksul kızların yarım yamalak gülüşlerini ben ölürsem gidip sen düzelt olur mu?  Bebeğini frengiden kaybedince sütünü görüp görüp ağlayan annelere cenneti de artık sen müjdele. Peygamberler kızmaz buna. Can sıkıntıma iyi bak lütfen.

(Uçak kaçırmak güzeldir ama treni kaçırmak çok romantiktir).


“Operayı sevdiğini söyleyecek bir sevgili” bulamadığından yakınıp durdun ne zaman bir araya gelsek. Seninle öyle çok fazla oturup ahkâm kesmişliğimiz de yok oysa. İyi adam olmak;  halk ekmek büfelerinde ekmeğin yanında su ve selpak mendil satarak evinin nafakasını sağlamaya çalışanlara saygı duymaktır Rıdvan.  Zenginlerin ve karakoldaki amirlerinin pis esprilerine güldüğün kadar onların esprilerine de gül ve dudak bükme ne olur. İşte o zaman benim gözüm arkada kalmayacak. Eve her gün geç gidişim senin olsun. Sen ölünce oğluna emanet et onu.

(Allah’ım benim mi bu çizgili pijama)?

Evden çıkarken bir öğünlük yemek yapmaya yetmeyecek kadar bıraktığı parayı eve döndüğü vakit masanın üstünde bulduğunda gizlice sevinen adamlar tanıdım Tarık. Oysa klarnet kurslarına verdiği aidatları biriktirselerdi belki onlar da Pizza Hut’tan sipariş verme mutluluğuna erişebilirdi. İşte ben, o adamlar kadar işini bilmezin tekiyim. “Aleyhime şahitlik” yap diye sana ısrar ettiğim günler aklıma geldikçe ve sen bir düşman gibi davranıp her seferinde bu teklifimi reddettikçe aklıma gazetelerin seri ilan sayfalarına dönüşen iflas etmiş işsiz adamlar geliyor. İşsizliğim senin olsun.
(Üç cumaya gitmezse kâfir bile olamaz Yahudi)

Bir kez bile güzel olamadığı için ağlayan erkeklere ne demeli bilmiyorum. Annem “sen babana çekmişsin” derdi ağabeylerimi överken. “Güzel değilim” diye ağlayan ortanca ağabeyim de nasibini alırdı bu kasılmalardan. İşte o övülenlerden birini bugün defalarca aradım. Ben onu arayınca telefonuma cevap vermedi; meşgule bile atmadı hatta. Trafikte giderken arıyorum diye küsmüş olabilir Beyazıt. Yani hangi durumda aradığımı bilmese de ona bir bahane lazım. Beni tamir eden şey herkesten uzakta yaşamaktı. Onları tamir eden ise biriktirdikleri kuponlarla aldıkları çeyizler ve başkalarını nezaketsiz sözleriyle karşılık verirken o sinsi gülüşleriydi. Gurbet senin olsun.

(Kadın, en çok suça benzer). 
Bir halkın şemsiyelerini ıslansınlar diye toplatmak isteyen aklım… Aklıma gelmişken seni öldürmek isteyen merhametim… Ne söylesem aramızdaki kırgınlığa fayda etmeyecek açıklamalarım. Her daim üstüme kalan bir çırağın acemiliği… Durup durup gülsem kimsenin fark etmeyeceğini zannettiğim bezginliğim… Ve bir kilimin titizlikten çektiği eziyet! Bunlar da geri kalanlarınızın olsun… Şimdi bakın; çocukken üşengeçlikten çiçek bile çıkaramayan insanlar tanıdım bu hayatta. Yoo, o bıçağı atletinizin içine koyun. Kendinize bir ölüm hediye etmenize tahammül edemem. Hepiniz şunu iyi biliyorsunuz ki oturup gıybet meclisi kurduğumuzda beni başkan seçen sizlerdiniz. O zaman buna katlanmak vazifesi de artık sizlere düşüyor. Sizleri utandıkça küçülmeyi beceremeyen insanların arasına emanet ediyorum. Onlar ne bilsin bir tren sevinince seke seke rayların üstünden memlekete gidişini. Beni sorarlarsa “O iyi bilirdi” dersiniz. “Çünkü en çok ona gitmek yakışırdı.” dersiniz. Adem,Hakan, Berkan, Yasin, Güven, Cihat, Yavuz, Furkan, Mustafa. Bir de aklıma gelmeyenler.

(Allah’tan başka her şeyden korkuyorum)

 b nokta p,  twitter.com/bulenttparlak

 enfes...

kaynak: http://www.izdiham.com

13 Haziran 2012 Çarşamba

Yersen getireyim!

"Farkında olmak mutsuzluktur!" dedi arkadaşım. Yaz olmasına rağmen esaslı serindi hava, ve dışarısında oturuyorduk..sokak arası bir cafedeydik..

İçim dışımdan daha fazla üşüdü idrak edince.

Kaçak çay yoktu, içimdeki eksiklik hissi , yerini aşırı doymuşluğa bırakıp, naralar atarak helalleşmeden kaçıp gözden kayboldu. Hazımsızlık hissi yemek borumu deliyordu .

Sigaranın çoğunu rüzgarla, sırasıyla çeviriyorduk.

Bi kitap okusam hayatım değişse diyen , köyümdeki akarsu bozuntusundan daha sığ fikirlere sahip olanları düşündüm, mutlu olmama yetmedi, mutlu olsam paradoksu benim icat etmişliğim varsayılacak kadar saçma olurdu, çünkü bu da bir çeşit farkındalıktı. İşin acı yanı ,yavşak plaza ağzıyla söylenmiş  ağzını kutuplardan basık ekvatordan şişik bir yapıya büründürerek "farkındalık yaratmak" lafına da hiç benzemiyordu az önceki.

Bazı laflar insanın üzerinden tank gibi gelir geçer, bazılarıda tank gibi gelir üzerinde dururdu..

Sanırım bu 2. kategorideydi..
Sanırdım, çünkü hala sıhhatli düşünecek modda değildim.

Gerçeklikle olan ilişkimin, ben doğduğumda 376.000 km ötedeki gezegenin duruş şeklinden kaynaklanmadığını Rezzan Kiraz ' ı ilk gördüğüm anda anladığımdan bu yana  mutsuzdum ama.

Olayları basite indirgemek, götünün yemediği gerçeklerle yüzleşmemek, karmaşıklığını çözemediğin denklemlere bakıp  bu soruda hata var demek, neden sorusunu bir kez olsun yerinde ve zamanında soramamak, bilmiyorum ki ya vardır bir sebebi demek.. bütün bunlar mutluluğa açılan kapıysa eğer , o kapının ardında ne olduğunu merak bile etmemek tam da durulması gereken yerdi..
Yada bunları yapmamak yer miy di?

Mutsuzluk ve umutsuzluğun kendine tekrarlayan biçimde birbirini tetiklediği, beynin kısık ateşte pembeleşene kadar kızardığı bir kapıya açılıyor bütün kapılar,
bunun panzehiri gerçekliğe atılan bir vücut çalımı olacaksa eğer, o çalım kişinin kendi kendisine attığı çalımdan başka birşey olamaz.

Peki gerçekliğin ne kadarına dayanabileceğimiz seçimi, vücudumuzda sayısını bilmediğimiz kadar fazla bulunan hücrelerde içiçe geçmiş 46 çift sarmallarda bulunan, gözle göremediğimiz maddelere yüklenen bir yük mü? yoksa elle tutamadığımız ve adına irade dediğimiz şeyin bir çeşit seçimi mi?
Dahada önemlisi bu seçim nasıl oluyar da Şam'dan Halep'e sürüklüyor benlikleri?

Sanılanın aksine, gerçekliği her ne olursa olsun sınırsız kabullenmek, bir üst limit koymaksızın realite manyağı olmak, karizmatik gözüksede , sebepsiz bir paratoner olma sevdası gibi de yorumlanabilir.

En nihayetinde, Normal şartlar altında , eşit koşullarda ve sabit basınçta bir Seda Sayan'ın, benden çok daha mutlu olması şaşırtıcı gelmiyor kulağa. Yersem böyle yani..

Sonuç olarak; uzun vadede amaç ne ki?

***
İçimize işleyen yanıyla bu şiirde akıllarda kalsın..
şu yüce dağları duman kaplamış
yine mi gurbetten kara haber var
seher vakti burda kimler ağlamış
çimenler üstünde gözyaşları var..


31 Mayıs 2012 Perşembe

bana kurban bayramını resmedebilir misin abidin?

kendimi arıyorken olmaktan korktuğum yerdeydim. ilkokul 3. sınıfta ve kurban bayramı dönüşü ilk resim dersindeydim. bütün derslerimize giren öğretmenimize itelenmiş resim dersi de en a bize olduğu kadar ona da ızdıraptı. içindeki picassoya: dur b'oğlum iki dakka insan taklidi yap demeyen genç yeteneklere iki gündür dişlerimle entegre olmuş kavurmayı dilimle taciz ederken uzaktan bakıyordum. kenarı telli resim defterine ve monaminin 32 renkli pastel boyalarına sahip doktor çocukları ve gazetelerin promosyon olarak verdiği plastik kaplamalı 6lı renkli kurşun kalem sahiplerinin ta o zamandan inceden hissettirdiği kast sisteminde her zamanki gibi tam arada ve kayıtsız olarak hakemlik yapıyordum. tiz çocuk seslerinden yılmış öğretmenin kafa dinleme hayaliyle ilk 2 dakikada verdiği bayramı çizin çocuklar sesiyle start verilmiş ve koşu başlamıştı. kan kırmızı boyalara uzanan eller beyaz kağıdı kan gölüne çevirmek için yarışıyordu. bazıları hiç kırmızıya dokunmamıştı. onlar bayram ziyaretlerini çizip kesilen hayvanı görmezden gelecek, her şiddet olayında kafalarını başka yöne vericeklerdi. bazılarının siyah boyaya uzandığını görüyordum. onlar benekli veya simsiyah dana kesmişlerdi muhtemelen. içiçe kıvrım yapmaya çalışanların dili de tıpkı kesilen hayvanlar gibi dışarı taşıyordu. bense kıvırkıvır bir elipsi dört tane çubukla ayaklandırıp her yeri kırmızıya boyuyordum. elinde bıçak tutan bir adam, alna ufak bir dokunuş ve tamamdı kendimi çizimim. öğretmene göstermek ve dersin devamında sağa sola salça olmak için ayağa kalkmıştım ki öğretmenden morgan freeman vari bir sesle resimlerinizi göstermenize gerek yok çocuklar haftaya bakarım sözü duyulmuştu ve yerime oturmamı sağlamıştı. dana ve koyun kesenlerin oranlarını aklımdaki pasta grafikte çizerken sanırım ilk defa kendime sormuştum o soruyu:

benim ne işim var lan burada?

24 Mayıs 2012 Perşembe

İz bırakanlar

Yalnızlık hangi kente düşse acımtrak bir tat bırakıyor. Arka fonda ağırlıklı İstanbul'un olması durumu biraz daha dramatize etmiyor değil.. Lise mezuniyeti için hazırlanmış alelade bir movie-maker videosu gibi dursa da şarkının içeriğinden hiç bir şey eksiltememiş.
Her dinlediğimde "can dostlarla"  beraber sabaha karşı 5 te söğüt ağacı altında, hafif rüzgardan üşümüş kollarla çalınan bir bağlama eşliğinde, ikinci öğretim yaşanan bir hayatın efkarlı ama bir o kadarda keyifli zaman dilimlerine açtırıyor gözlerimi.
Ne dostlar gidince can kalıyor ne de can gidince dostlar.. orası ayrı..  realiteye karşı her daim boynumuz kıldan ince,
olur öyle

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Messi Vs. Hayrettin

   Messi ile karşı karşıya kalmış Hayrettin kadar çaresizim. Her karşılaştığımızda inadına kapadığım köşeye vuruyor. O vurdukça vurduğu köşede mesafeler uzuyor, zaman kısalıyor.Bile bile yiyorum ben de hep.

'Yapma!' diye bağırmanızın hiç bir yararı yok, ben yapmıyorum çünkü o yapıyor.
Attığı her adım malum sonuca biraz daha yaklaştırıyor ikimizi de.  Adımı o atıyor ben de yaklaşıyorum nedense. çaresizliğimi kırışmaya daha 50 senesi olan düzgün yüz hatlarında ayna gibi okuyorum, şifresiz hem de ne biçim.
Bütün 'fake' lerini de yiyorum üstelik. Hem de misler gibi.Sonunu bildiğim bu filmi bir kez daha izliyorum. Acıklı ama izliyorum işte lan.

Olaya Nasreddin Hoca da dahil olsun. Ulan Messi'nin hiç mi suçu yok? Hep yiyende mi kabahat?
Gülerken düşünememiş zihinler için, hiç bir zaman düşünememe yolunda ilerleyenlere bir selam da
ben çakayım en ünsüz halimle;
Beyninizde hiç mi kıvrım yok oğlum? Hayat bu kadar giriftken nasıl dümdüz oluyor onca yol?

Maymunun aynadaki götünü görmesinin ilk şahidiyim, bu yara cidden onu yaşatmaz!
Diyar diyar gezdiri mi bilemem, kefil değilim .
Aidiyet problemini, nüfus dairesinde çözmeye çalışanlara katılır belki de.
Mahalle muhtarı Ramazan amcayı yerinde bulabildiğim ilk günden beri bu dünyalıyım ben de herkes gibi, adresim var yerim yurdum belli hem.
Hem , oyunu olabildiğince adeletli oynuyorum, kaçtığım da yok biryerlere, hem küçücük bir köy haline gelen dünyada nereye kaçacağım? Plaza köpeklerine yem olurum kaçarsam.
Dayattığınız her şeyi de kabul ediyorum, boktan esprilerinize sırf insansınız diye gülmeye çalışıyorum, kağıda yazıp çöpe atmaya değmez sıkıntılarınıza teselli verirken şekilden şekile giriyorum, kendi Oscar'ımı kendime teslim ediyorum her seferinde,  haykırmıyorum hiç bir mallığınıza, insandır-noksandır, maldır-malaktır olur öyle diyerek ses etmiyorum.
Hayatta saçından ve işinden başka anlatacak şeyi olmayan gerizekalılıklara bile  katlanıyorum, katlanmasam cinnetim-cennetleri olacak, bir bok etmez hayatlarını ölüm gibi en anlamlı bir sona yaklaştıracağım diye korkuyorum içten.

Bir ağız dolusu siktirip gidin diyemeyişlerim, Hayatta birer ikame olarak yaşadığınızı kabullenmemden geçiyor, evet varlığınız lüzümsuz değil, inek  boku kadar anlamlı en az.
Hiç bir metafor yok burda, aynen yazıldığı gibi ve gerçek kıymeti kadar, inek boku.

Kapadığım köşe giderek büyüyor göz göre göre.
Kapamadığım köşe kimsenin umrunda değil, ben bile bilmiyorum o köşe matematiksel olarak neden küçülmüyor?
Doğru soruyu sormak doğru cevabı vermekten daha ehemmiyetli oluyor her zamanki gibi.
Ama milyon tane 'neden?' bir tane 'çünkü'  etmiyor.

Bu tezatı çözene tam 100.bin lira vereceğim.
(Bu kadar soru için bu kadar zaman az, çoğunu sallayarak işaretleyeceğiz beyler)


3 Mayıs 2012 Perşembe

Dağ ile Sohbet


Hastaymış Karakoç, Allah şifa versin O'na da hasta ruhlarımıza da...

Dağ ile Sohbet

Beyaz karlı, kara çamlı iri dağ                                                                                          
Heybet nedir, ne değildir? . De hele.
Geceleri yapayalnız kalınca
Uzlet nedir, ne değildir? . De hele.

Hiç başın ağrır mı, yoruldun mu hiç?
Birine küstün mü., darıldın mı hiç?
Sevdin mi, öptün mü, sarıldın mı hiç?
Hasret nedir, ne değildir, de hele.

Neşeyi ne tartar, gamı kim ölçer
Acı söz yarası kaç yılda geçer
Beklemek sancıdır, ayrılık hançer
Gurbet nedir, ne değildir? . De hele.

Düşlerine aldandın mı uykunun?
Kucağında büyüdün mü korkunun?
Taşınması zor mu zillet tokunun?
Dehşet nedir, ne değildir? . De Hele.

Ormanın var, pınarın var, kuşun var
Dört mevsimde bulut saçlı başın var
Bilmem amma bir uzunca yaşın var
Mühlet nedir, ne değildir? . De hele.

Abdurrahim KARAKOÇ
Suları Islatamadım(sh.96)


26 Nisan 2012 Perşembe

Böyleyken Böyle




 

Ömrümün güzel çağı!
İçimdeki bin heves,
her güzelin ardından tükendi nefes nefes...!

Artık Sevdâ yolunda ne dilimde bir Dua
ne mızrabımda şevk var
ne sazımda eski ses,
her güzelin ardından tükendi nefes nefes...
***

Gençlik geldi geçti bir günlük süstü..
Nefsim doyamamaktan dünyaya küstü..
Eser darmadağın, emek yüzüstü;
Toplayın eşyamı, işim acele

23 Nisan 2012 Pazartesi

19 Nisan 2012 Perşembe

FW: zihnin eylemsizlik prensibi hk.

istifamı görmezden gelip egosunu şişirmek için ıskartaya ayırdığından beri beni hayat; metrekare hesabıyla yürüyen hayatımın bu döneminde de sahipsiz acıları ve kederleri kapıma bırakan iyi aile çocukları peşimi bırakmıyorlardı. apansız çalan kapı zilleri ile kapıma bırakılan zarflar; kapalı zarf usulü beynimi en çok neyin kemireceği üzerine yasadışı bahis işine girmişlerdi. yeni yeni zarflar yeni yeni beyin zaafları.

mazoşistçe zarfları alıp dışkapımı kapatıyorum. ben ve uzun zamandır elektrik süpürgesi tutulmamış olmasından mütevellit toz topakları da ana vatanları olan koridordan odama doğru bana eşlik ediyorlar ama onların yolculukları little ceaser tarafından kesiliyor. ben ne zaman aldığımı bile hatırlamadığım pizza kutularının üzerinden sekerken tozlar; dominos, little ceaser ve papa john dan oluşan 3lü defans bloğundan geçemiyorlar. böylelikle survivor yerdeki elbiseler & bir hevesle alınmış enstrümanlar/oyun konsolları çekişmesini kaçırıyorlar. zarfları açmadan izlemeyeceğim filmlerin ve muhtemelen bilgisayarıma dahi kurmayacağım oyunların torrent durumlarını görmek için faremi 40 sayfa okuyup sonra elime dahi almadığım, kaldığım yer artık sanki önemliymiş gibi bir de kibrit çöpüyle ayraçlanmış kitabın üzerinde gezdiriyorum. torrentin durumu iyi. hızlı bir biçimde belli aralıklarla ileri alıp sonra izlememeye karar vereceğim 3 film büyük bir hızla iniyor. sonra çekyatın üzerindeki kirli çamaşırlarımı kucaklayıp öteliyorum ve kendime sadece bir kıçlık yer açtıktan sonra kıçımı yerleştiriyorum. bu sefer yine cömert davranmışlar. tastamam 7 zarf var. ritüelim az daha bozulacaktı. ilk zarfı bıraktıklarında bilgisayarda çalan şarkıyı ikinci zarf tanzimatında hatırlayıp tekrar açtığım günden beri her zarf ritüeline eşlik eden şarkımı açmak için insan üstü bir azimle yerimden kalkıyorum ve youtube un yolunu tutuyorum. ritüelim bozulmasın. nesrin sipahinin sesi odamda yankılansın.

eveeet. bakalım en az benim kadar harcanmış yılları olan bu hasta insanlar bozuk çıkmadığında sakızla değiştikleri bu ömürlerinden son demleri karbonatla şişirip şişirip bana fahiş zamanlarda itelemeye başlıyorlardı yine . her biri için ayrı ayrı glikoz yakmak 27 yaş bakımı gelmiş beynim için zulümdü. baskılarla balatayı yaktığım için ve kopmasına çok az kalan trigger kayışı gerginleştiğinden salak salak sesler geliyordu beynimden. ah bir de pert kaydı olmasaydı. bir nefeste 7 zarfı birden açıp okumalı ve sonra rastgele sıralamalarla düşünmeliydim. hepsi birbirine girdiğinde düşüncelerim yorgun düşüp uyuyabiliyordum. kimi kandırıyorum ki. zaten bir tek o şekilde uyuyabiliyordum. derin bir nefes alıp mektuplara girişecekken çenemin altındaki yaram kaşınmıştı. turgut uyar'ın güneşi bol ülkesindenden seslendiği:

senin tatlı yaran gelir bende kanar ey savaşçı
yık bütün kentlerini, ve güneşi bol ülkeni, koma
ve atların burun delikleri büyük ve güzel koşarlar
senin serin akşamına

gibi tatlı bir yara da değildi bu. kurumsal bir kimliğe yapılabilecek 9 kusurlu hareketten biri olan haftada bir traş olmanın getirdiği adi bir yaraydı bu. haftada bir traş olmak 3 bıçaklı traş bıçaklarını çabuk tıkadığı için artık bana hitap etmiyorlardı. banyo dolabında 3 açılı diş fırçamın yanında yatıyorlardı. 50 kuruşluk derbylerin alt kısınlarını kırıp el yordamıyla yaptığım usturayla traş olmak alışkanlık olduğundan elim kaymazdı kolay kolay ama işte tam bu sırada çalıştığım kurumsal firmayı ve ekmeği üç kere öpüp alnına koyarken büyük yemin eden yeminli tercümanı hatırlayıverdim. herkesin "ne yapabilirizin peşinde" olduğu, hiç bir şey yapmadıkları halde hep "yapıyor olacakları", nasıl olsa asgari ücretli gariban temizliyor diye 5 yaşında aldıkları tuvalet eğitimini unutuveren insanları barındıran kurumsal firmayı ve ne dediklerini anlayamadığım için yanıma aldığım yeminli tercümanın sigara içmek için terasa çıktığında maruz kaldığı muhabbet yüzünden "abi bir daha beni çağırırsan anam avradım olsun seni bıçaklarım" derken diyet tabağında bulduğu kepekli ekmeği öpüp alnına koyuşu gözümün önüne gelmese belki gülümsemeyip kendimi kesmeyecektim.

zarfları açmak gözümde büyüyordu. uzun bir yoldan gelmiş tedariksiz bir yolcu gibi bitkindim. cumartesi geceleri dışarı da çıkmıyordum halbuki. 27 yaşında tabu oynamak için cafe köşelerinde ergen hezeyanlarına da girmemiştim uzun süredir. starbucks ta parasını ödediğim için fotoğrafını çekme hakkına sahip olduğum kahvenin fotojenikliğine katkım olsun diye boyun da ağrıtmamıştım. birinin haftasonu gittiği bir kafedeki tiramisuyu balzac a mezarında takla attıracak tasvirlemesini dinlememek için attığım depar kaynak olarak gösterilebilirdi tezimde. sahip olmak için bankaların bana sahip olmasına tahammülüm olmadığından yürüdüğüm yollar da sanık. kadın anatomisini yakından bir daha incelemek için de olsa 5 dakikadan fazla tahammül edemediğim eski kaşarların piyasa fiyatları konulu sempozyum konuk listesinden çıkarıldığım için olabilirdi bu iç çekiş. vajinası foursquare de bildirim yeri olduğu halde namustan bahsederken en önde bayrağı düşürmeyen kız, filo çıkması arabayı boyayıp kilometresini düşürüp satmaya çalışan adamın kızı olabilirdi pekala. ve her ikisinden de kaçarken bu dangalak hayat çıkmazında facebook botu gibi her doğum gününe gülen suratlı kutlama mesajı yollayan, kilolu, twitterlı, formspringli, tumblrlı, kedi fotoğraflı bloga sahip, sinek gibi görünmesine sebep olan kaynak gözlüklü o saçma şeyle karşılaşmak kabusun tanımı olabilirdi. bence olmalı. eğer üşenmeseydim yetkili mercilere başvurup tdkda değişiklik talebinde bulunurdum. bitkin kelimesinin bitmişlikten geldiğini farkedişimden beri yorgun sıfatına tercih edişimin 5. yılı mutfaktaki bulaşıkların içinde oluşan tek hücrelilerin arasında çılgınca kutlanıyordu. bense yeni bir sigaraya uzanıyordum.

aslında bu insanların hiçbirine kızgın olmamamdı sanırım beni yıpratan. bir kin tutabilsem. hepsinin suratına bağırabilsem "allah'ın malları sizi. ulan sizin yerinize ben utanıyorum. nasıl bu kadar aptal olabiliyorsunuz ve üstelik aptallığınızı görmeyecek kadar bir daha aptal? bu aptallıkların üstüne kat mı çıkacaksınız daha? aptallıkta bir dünya markası mı olacaksınız?"
ama diyemiyorum işte. demişler ya "anlamak affetmektir" hepinizi affediyorum. kendim dışında herkesi affediyorum. aslında affederken zorlanıyorum ama affediyorum.

facebookta kendi iletisini beğenen, seni de affediyorum
macbook air ile yürümek bir podyumda yürümekle eşdeğerdir diye reklam yapan, seni de affediyorum
bu zokayı yutup 24 ay taksitle apple ürünü alan, seni de affediyorum
adam akıllı bir kitap okumayıp kimle yattığını anlatan kımıl zararlısı pucca nın imza gününe giden genç kız, seni de affediyorum
zippo, marlboro, araba anahtarlığı üçlüsüne banka kredisi ile girip eve dönüşte kır pidesi alan arkadaşım, seni de affediyorum
şirketin parası ile aldığın ürünlerde mal sahibi beyanında bulunan satınalmacı, seni de affediyorum

kendimi affetmiyorum ama.
"insan, insanın zehrini alır." sözünün doğruluğundan bir an bile şüphe etmediğim halde bu hissiyatları tamamıyla kimseyle paylaşmadığım için,
kalabalık bir kalabalıkta yüze sürülen boya ile doğru orantılı öne çıkan kızların arkalarında sevmek için ödün vereceğim bir kız aramaktaki üşengeçliğim için,
bu üşengeçliği "ben seni severim ama düzenim bozulur" diye meşrulaştırdığım için,
bir hevesle alınıp kenara attığım enstrümanlarım için,
başlamadığım kitaplar için,
izlemediğim filmler için,
avuç açana verecek bozuk param olmadığı için,
yemeksepetinden söylediğim her sipariş için,
yeni bir insan tanımamak için verdiğim büyük mücadele için,
anlatılacak onca şey varken, he iyiymiş diye geçiştirdiğim her muhabbet için
olm sen niye böylesin? sen ölmüşsün. ruhun 40-50 yaşına girmiş arkadaşa sadece gülümsediğim için
aptal cennetinin kapısından onlarca kere döndüğüm için,
kendi cehennemimi kendim inşa ettiğim için

yiyim zarfını da zaten. ritüelmiş. okumuyorum artık zarf marf. bundan da sıkıldım. sigarama şu şarkı eşlik etsin. gidip yatacağım zaten.

12 Nisan 2012 Perşembe

Yalanların Beni Avlıyor!

-Olmayacak dedi her tarafı yara bere içinde olan, sanırım hiç bir şey eskisi gibi olmayacak, ve eskisi gibi olan şey iyi olanıydı aslında.
-Neden olmasın diye çıkıştı sapasağlam , özgüveni ve heycanı dopdolu gözüken ;
  Hem bu hale gelene kadar hep aynı şeyi sayıklayıp durdun dedi yıllardır.
- Sayıkladığım şeye doğru tümden gelmiyorum dedi ilki, tam olarak tümevardığımdan  böyle;
   böyle olduğu için sayıklayıp duruyorum anlayacağın.
- Bak işte dedi diğeri, gidip gelmekten yorgun düşmüşsün, zihnin her gidip gelişinde bir şeyler eksiltmiş senden.
- Soluksuz kalman için maraton koşman gerekmez dedi ilki yeniden kızarak, düşünürken yorgunluktan    baygınlık geçirmemek için saf-salak olmak gerek çoğu zaman hayatta. Hem sen sürekli saf ayağına yatarak böyle pozitif kaldığını hala göremiyor musun?
- Hayır dedi diğeri sen benim başladığım yerde bitirdiğin için ,geri kalanını göremiyorsun resmin, karanlık dünyandaki küçük çemberde koşmaktan yorulmuş harabe olmuşsun , kısır döngün de bile bir kısırlık var .
-Böyle süslü laflar bırak beni rahatlatmayı ,dalga geçiliyor hissiyle dolduruyor dedi kılcallarımı, anlasana artık,
"yalanların beni avlıyor,"  insan kendi vicdanına karşı bu kadar rahat yalan söyleyemez!
 Vicdanının fazla kullanılmışlıktan yıprandığını anladı adam, bu kavgaların yıpranmışlığını katmerleyeceğine hiç şüphesi de yoktu, vazgeçti kavga etmekten yorgun vicdanıyla.

Bir sigara iyi gelir, gazını alırdı belki,
Efkarlı türkülerden garip ve farklı bir zevk alma eşiği hayli geride kalmıştı nasılsa
Arka fonda  toprağa döksen 100 yıl ot bitirmeyecek acılıkta bir yanık türkü bir klişe olarak gecenin sonu olsundu madem


30 Mart 2012 Cuma

dejavu tarihi

  'hayatın adaleti yok be abi' ye rastlar dejavunun buhranlı farkediliş tarihi.
Adaleti olsa ne olacak sanki? Yarın uyandığımızda hayatın kazaya kalmış özürlerini ilettiği bir çiçek mi belirecek kapımızda?
  Varsayalım ki geldi bu özür. Kaybettiklerimizi geri getirmek için hayatın hangi özeliğinden medet umacağız adaletinden sonra. Hem bu notun altında 'sen de haketmiştin birader' yazıyorsa topu kime arapası atıp derin bir nefes çekeceğiz cigaramızdan?
  Kendi içimizi kendimiz oyup, Lokman Hekim'den çare beklediğimiz günden bu yana bu oyunu kurallarına göre oynamıyoruz aslında. Şarkılarda Lokman Hekim'e gönderme yapmaktan vazgeçmeyişimiz, içimizi boşaltırken bir kürek daha eksiltiyor belki hem.
  İçimizdeki parmaklıklara hapsettiğimiz diğer biz, bir başka 'fight club'  dejavusunun hormonlusuyken,
Hakimlere bişeyleri şikayet ediyoruz. Yavşak olan 'biz' in parmaklığın dışında oluşunu kabullenemeyişimizi başkaları çözsün istiyoruz, ya da çözmesede şikayetçi oluyoruz filan. 
  'Farkında olmak mutsuzluktur' lafının bünyeye sülük gibi yapışmasından sonra, ne suçu ne de medeti başkasından bilmeyişim bundan.

Not: İşbu satırlar akreple yelkovanın geceyarısını süpürmesinden çok sonra bu şarkı sözlerine binaen zihnimde uçuşup durdu.



27 Mart 2012 Salı

bir ayrılığın anatomisi

-buraya kadarmış demek?

dedi kız. erkek zoraki gülümsedi. kızın ayrılık için her zemini, hemzemini hazırladığı gün gibi ortadayken bu ayrılık onun talebi gibi olmuştu istemeden de olsa. terkedilmenin o şefkatli kollarında bu gece ve önümüzdeki en fazla 5 günde kızlar arasında yeni bir olay yeni bir dedikodunun verdiği heyecanı düşündü gözlerinde. oskar jürisi ne kaçırdığını bilmiyor? aklından böyle kısa, net ve saçma düşünceler geçiyordu. saate bakmak istiyordu ama ayrılığın da aşka dahil olduğu zamanların gerisindeydi. ayrılık anının bir bitişi haklı çıkarma davasında kelepçeliydi. kaç zamandır yürümeyen bu ilişkide ikisi de yıpranma pay kotalarını doldurmalarına rağmen erkek daha bir vakurdu sanki. amortismanı yarı yaşında birinin bütün hayatındaki hüznü karşılayabilecekken hem de. sahi benim yarı yaşımda ben ne yapıyordum diye düşündü. radyolu 18 vites bisikletini hatırladı. bir kere neredeyse arabanın altında kalıyordu. radyolu bisikletler yasaklanmalı diye düşündü sonra da artık üretilip üretilmediğini. yine aklından bağımsız kısa, net ve konuyla en alakasız şeyler geçiyordu. vücudu ayrılığa an ve an görgü tanığı olurken beyni oradan olabildiğince uzaklaşmak istiyordu. peki ya elif diye düşündü. elif'e ne olacaktı? arap alfabesi elifle başlamıştı. benim hayatım da kızımla başlayacak, çok mu diye düşündü. beyni olan bitenin son kısmına yetişmek için yakınlaşıyordu. son söz ve arkadaşa eşe dosta teşekkür edilen kısım gelmişti. creditler geçiyordu. garip ve sabit açılarla yaşanmış bu fransız sinemasına benzeyen aşkta tam da olması gerektiği gibi orta yerde canal + işareti belirdi. yüreği darlandı. ayrılık seansında yarıya getirdiği paket artık kesmedi.
söyleyecek son bir sözün var mı? diye sordu kız. erkek paketten yeni bir sigara çıkardı. tam filtre kısmından kırdı, normalde yakılması gereken düzgün kesilmiş kısmı dudaklarına götürdü ve ön taraftaki salkım saçak tütünleri çakmağıyla tutuşturdu. kendi imkanlarıyla yaptığı bu filtresiz sigaradan derin bir nefes çekti;

-seni sevmek benim için bir onurdu.

22 Mart 2012 Perşembe

Gidenlerin ardından

Bir sevgili gittiğinde; uzak, eski, küçücük bir caminin, içinde birkaç yaşlının oturup da ölümü beklediği avlusundaki hevesli sözleri de alıp gitmiştir..
Tarık Tufan 



20 Mart 2012 Salı

Hiçbir şey planlandığı gibi gitmedi

Hiçbir şey planlandığı gibi gitmedi işte, elden ne gelir ki? Yeni bir plan yapmak belki, tutmayacak yeni bir çöp daha. Sabahları kazınırcasına kalkılan yatakta; bok vardı sanki onları düşünecek diye küfür edilecek yeni yeni zaman kayıpları. Gitmiyor işte, her şeyin hayırlısı, olmadıysa vardır bir hayır diye kendimizi avuttuğumuz, tembelliğimizi meşrulaştırdığımız, atılan sosyal yönden garipliği tavan yapmış borsa çökertmiş yanlış başlangıçlarımızın hiç bir suçu yokmuşcasına, hayırlısı oldu bence abi diye bürüdüğümüz mantığa, ve olmayışların ördüğü depresyon hırkasına ah edemez olma kaşarlığının nesini meşrulaştıracağına hayret ettiğimiz planlar silsilesi hani.

Ben şimdi söze böyle başlayacağım, o da bana bunu dese konuşma şu yöne gider diye düşündüğümüz, planını bir mimarcasına yaptığımız o diyalogların daha ilk cümleden dümeninin kırıldığında çarptığımız buz dağı kadar tanıdık aslında. Ne diye sorulacak olursa bu tanışık olunan buz dağı. Boşa geçmiş bir planlama denir en basitinden. Şehir bölge planlama bölümünden mezun olup yukarı dudulluda oturan birer lisans mezunu işte herkes. Ah be abi buralar benim planladığım gibi olsa ne güzel olurdu iççekişleri metafor kavramına; yeter lan artık bu neyin mücadelesi dedirtir işte. Şunları bunları yazarım diye başlanan yazının geldiği son noktadır yukarı dudullu. Yazı bile planlandığı gibi gitmedi işte.

Abi şuraya bir büfe açsak günde 100 tost satsak kendini çevirir planları da eşten dosttan toplanan borca dayalı sermayeyi batırır. Abi ben bu kodu yazsam yazsam 3 sene yazarım sonra proje yöneticiliği diye kendini kandırabilen bir plana inanan mezun daha ilk yılında çok çalışır yatay geçiş yaparıma inanmadı mı? İlkinin olmayışında kime suç attı? Onaylanmayan bir başvuru, reddedilen bir çay içme teklifi kaç kişiyi rakı şişelerine gömdü? Hayalle plan arasındaki çizgiyi kim çizdi? Suya düşen her plan kaç kişinin gözünde tulu suya dönüştü? Bilinmez. Sayılmaz.

Beş sene sonra kendinizi nerede görüyorsunuz sorusuna elle tutulur bir cevap veremeyen insanı işe almayan insan kaynakçısının maksadını beş yıl sonra anlamış biri olarak buna zaten cevap veremem. O soruyu bugün sorsa yine verecek bir cevabım yok keza.

Hiçbir şeyin planlandığı gibi gitmemesi konusundan çok dram ve çok gözyaşı çıkarılabilir biraz kazılsa ama konseptin kendisi kaypak aslında. Yani izafi kişiden kişiye. Suya düşen her planın ardından ölülerin şafağı filmindeki gibi ayağa kalkıp anlamsızca koşadabilir veya kestirme yoldan direk şafağı da sikilebilir. İlk senaryoda düşe kalka bu hayatı yine bir sapa entegrasyon olmadan da bitirebilir, youtube da milyonlarca kez izlenmiş bir motivasyon videosunda ismi de geçebilir.

Hiç bir şey planlandığı gibi gitmedi be abi. O yüzdendir bu iç burukluklarım, ondandır bu yakarışlarım tadında emovari sözlerle ve ya Halil Sezai gibi muhatabı belli olmayan isyanlarla işim olmaz artık benim bu yaştan sonra. Hayatın ta kendisi bu. Pembe panjurlu ev planıyla gelinen yolun başında, kendini Iron Man Yalçın Gülhan’ın yatağında bulan Serpil Çakmaklı gibi yataktan kalkıp mabadını domalta domalta kanepenin üzerinde ağlamanın manası yok, açıklaması da. Olmayınca olmuyor.

Olmayacak.


19 Mart 2012 Pazartesi

Aptallar bile cennette

-Aptallar cennetinde mutlu olmayı beceremediğim için mi kınanacağım? benden uzak olsun böylesi bir mutluluk! Asırlık hüznüme karşılık teklif edilen sözüm ona couplelik yaşam sevincini şiddetle reddediyorum. Başka bir nedenim yok, insan olmayı başaramamaktan korktuğum için reddediyorum..
(Dücane Cündioğlu)

15 Mart 2012 Perşembe

Kozaların Sessizliği

Kozalar içindeyiz,
Kendimizi içine sakladığımız koza, olmak istediğimiz şeylerin hayal gücümüzdeki yansıması ve dışarıya yansıtılması ile oluşan, dışardan içi görünmeyen ama bulanık da olsa dışarıyı gösteren kendi kozamız.
Olmak istediğimiz gibi olamayınca, olmak istediğimiz gibi olduğumuzu sanma yanılgısıyla izliyoruz dışarıyı.
İpek böceğinin ördüğü kozadan binlerce kat daha girift bu kozalar, bu karmaşıklığına rağmen aslında birer sanat harikası değil; çünkü hayranlıkla izlenecek hiç bir tarafı yok, tam aksine farkedildiğinde karmaşık olduğu kadar iğreti vermekte.
İçerden ve dışardan incelendiğinde farklı görüntü aksettirdiği için tam bir yanılsama ve bu yanılsama da diğer tüm yanılsamlar gibi gerçeğin üzerine şeffaf ama görünmez bir örtü örtmekte.
Dış kısmını gördüğümüz kozalar da , kendimizin başkalarından izin almadan onları içine soktuğumuz kozalar.
Hızlıca paketleyip, nihayetlendirdiğimiz kozalar.
Adil mi? - değil. Gerçekçi mi? - hiç değil. Mutlak mı? - hiç mi hiç değil.
Hem kendimizi hem dışımızdaki varlık alemini istediğimiz gibi görüp, istediğimiz gibi gösterme aptallığı ile örüyoruz tüm bu kozaları.
Tüm bunları yaparken gayet sessiz ve sakiniz her nasılsa.

madem böyle, birileri birşey anlatsa fena olmaz