26 Kasım 2011 Cumartesi
Okunası Kitap(1)-Korkma ben varım
Çok iyi dil bilgisinin,fırlama ve şaşırtıcı benzetmelerle ,zekice bir kurgunun üzerine oturtulmasıyla oluşmuş efsane bir kitap.
okurken , çabucak bitireyim isteği ile hızlıca okuyacağınız, ama sıklıkla yavaşlayıp cümlelerin şaşırtıcılığı ile dinlenip mola verip düşünmeniz gerekebilir.
tamamı ile farklı bir üslup ve farklı bir tarzı olduğu kesin
-Kitaptan Yazılar-
**bu kitapta anlatılan olayların hepsi gerçektir, fakat hiçbiri henüz cereyan etmemiştir
**şebnem şibumi: susuzluktan ölmüyorsanız, bardağın dolu tarafını da, boş tarafını da umursamazsınız. enver'in "dolu" olduğunu çoktan anlamıştım. fakat kendi susuzluğumun farkında değildim. işte, şimdi içimde aşkın çıngırakları çalıyordu.
**müntekim gıcırbey: seni unutma fikri bile, sana kavuşma umuduna bağlanıyor içimde. senden kaçış varsa bile kurtuluş yok şebnem.
**hayati tehlike: fanilik de, sonsuzluk da insana ağır gelir. katlanılabilir ıstıraplar peşinde koşmamız bundandır.
**annenizle ne konuşursanız konuşun, laf eninde sonunda yemeğe gelir. bana sofra kurmakta kararlı, zira "bekâr bir adam asla pişirmesi yemesinden uzun süren bir yemek hazırlamaz" mış.
**"ateşin icadından önce ölüp cehenneme giden mağara adamının hayreti var içimde"
**"ikimiz de yolda karşılaştığı hastasının yüzünü hatırlamaya çalışan jinekolog gibi bakıyorduk."
**içinde kemik biçiminde nur çubukları mı var şebnem? yüzündeki ışık nereden geliyor?
gözlerindeki ayet derinliğini, hayrına tefsir etsen ya.
**tüm umudumu hayırlara vesile olan aksaklıklar, 12'den vuran yanlış anlamalar ve sorunları halleden hatalara bağladım
...
..
.
konsantre hüzün - Le Trio Joubran
Hiçbirşey söylemeden herşeyi anlatıyor sanki.
4*5 dakika ama, her dinleyişte,uzunca bir zaman dilimi yaşatıp yeniden gerçek dünyaya çıkarıyor hissi.
Ud sevmeyenleri bile hastası yapabilir.
25 Kasım 2011 Cuma
Cirrus - Priere
keyiflice söylüyor. budur...
23 Kasım 2011 Çarşamba
bir ah çekme vaktidir
Kazancı Bedih dinleyince, onunla aynı sofradaymışım da kalkınca dışarıdaki hayat beni yutacakmış gibi geliyor. Türkü bitecek diye korkuyorum(T.Tufan)
daha yazıcak bişey yok
Farsça'nın içimize işleyen yanı (Mohseen Namjoo)
İranlı Mohseen Namjoo anlamadığımız bir dilden anlayabildiğimiz duygularla seslenmiş.
aşağıda da filozof yanıyla yazdığı bir kaç ağır kelam...
Ne vakit gece, hırıltısıyla yalayıp geçse bu kenti, soyunup yılanlar bir bir intihar ederler Meryem’in giyotin gözlerinde. Ayağımın altında çatırdayan ölü tarlaları… Mevsimler dolanır iklimlere, Yürüyüşümün ritminden uçuşur güvercinler. Dolaşırken yalnızlığımın hareminde, nehirlerin gölgesinden cüppeleriyle geçen keşişleri buyur eder yangın sonrası kül lehçesi. Âdem e emanet edilen doğurgan bir ağrı olmak, artık üşütür beni. Bir tambur akustiğinde yerleşirim gecenin üçte birine. Dudağıma yasladığım ilk sigaranın cesaretiyle söylüyorum;
“evet isyan!.”
Resmi merasimlerin, kasvetli konuşmaların, tasasız yaşantıların, gri koridorların, gelenek ve modernizmin çarpımı yüzlerin tam orta yerinde, önümde kımıldayan deniz, bir kibrit aleviyle tutuşabilir.
Teninin dışa kıvrılmış söküğü, bir cümle kuvvetinde kulağımda volta atan, topuklarımdan saçlarıma akan bu ses… Evet isyan!
Bestelerini İran klasik müziği ve caz sounduyla birleştirerek icra eden İranlı muhalif sanatçı, Mohsen Namjo. Sesini bir enstrüman gibi kullanan sanatçının İran da albüm satışları yasak. Kuran-ı kerim deki bazı ayetleri bestelerinde rahatça kullandığı(damavand albümünde yer alan val sakhi şarkısı gibi) vb. sebeplerden ötürü ülkeden sınır dışı edilmiş.
New York Times in İran ın Bob Dylan ı olarak nitelendirdiği namjo nun kendi ifadeleriyle kısaca hayat hikâyesi:
“zordur birisi hakkında konuşmak, hele ki yanlış anlaşılmaya açıksa bu kişi ve modern iletişim araçları kolayca yayabiliyorsa bu yanlış anlaşılmaları. Aslında öyle görünüyor ki kimse dinlemek istemiyor seni, sen kendi hakkında konuştuğunda. Yine biz öğrendik ki ahalinin eserlerin hakkındaki görüşleri, senin kendi hakkında yaptığın yorumlardan daha değersiz değil.
Kısa keseceğim bu yüzden. 1976 yılında torbate jam’de doğdum. 12 yaşımdan 18 yaşıma kadar Nassrollah nasseh- pour’la klasik-geleneksel İran müziği söyleyişi üzerine çalıştım. Yüksek eğitimime kabul edildiğim tahran üniversitesi’nde tiyatro ya da müzik alanında devam edebilirdim. 1 yıl müzik kursunu beklemek yerine tiyatro kursuna başlamaya karar verdim. 1 yılsonunda müzik kursuna başlamaya hazır; öğrenmek, tecrübe etmek ve ilerlemek için heyecanlıydım. Fakat tahmin ettiğim gibi yürümedi işler ve tahran üniversitesi’nin eğitim sistemi beni hayal kırıklığına uğrattı. Başlangıçta müzik aşkımdan dolayı müzik okumaya karar vermiştim, sonunda müzik aşkım için müzik okumayı bırakmak zorunda kaldım.
Ihlamurlar çiçek açar mı ?
Bahattin Karakoç un şiirine İbrahim Sadri can vermiş,
ne zaman aklıma, 'ne zaman ?' sorusu gelse bu şiir aklıma gelir.
Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman
Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü
Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü
Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden
Bebekler hayta hayta yürümeden
Geleceğim diyorum, geleceğim sana
Ne olur kesin bir takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
Beklesen de olur, beklemesen de
Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende
Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde
Hangi ses yürekten çağırırsa beni sana
Geleceğim diyorum, takvim sorma bana
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.
Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi
Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi?
Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana
Kesin bir gün belirtemem, n`olur takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden
Gemileri yaksalar da geleceğim sana
On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.
Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif
Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız
Ey benim alfabemdeki kadîm Elif
Ne güzellik, ne de tat var baharsız
Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
Kimseye uğramam ben sana uğramadan
Kavlime sâdıkım, sâdıkım sana
Takvim sorup hudut çizdirme bana
Ben sana çiçeklerle geleceğim
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
Huzurevi! Huzursuzluğu
Huzurevleri ilgili yazınızı okuyunca, tüm huzurevlerini yakalım, yaşlılarımızı özgürleştirelim eylemini yapmak geldi içimden. Beyaz Melek filmini çok yapay bulmuştum ve ben de hiç bir şey uyandırmamıştı ama Huzurevleri meselesi modern çağların kapanmayan yarası olmaya devam edecek sanırım?
İnsanın bir evden huzur bulması mümkün ama orası huzurevi değil! İki tane yaşlı insana bakamayacak kadar aciz, merhametsiz, umursamaz olduk. Herkesin gözü aydın olsun. Bu yüzyılı anlayabilmek için huzurevlerini anlatmamız gerekecek. Denilecek ki; bu yüzyılın insanları annelerine, babalarına, komşularına, akrabalarına bakamadılar. Bu kadar.
(T.Tufan Söyleşisinden)
Arabeskin İçimizdeki Koordinatları
"Bir yere kadar Tom Waits, Cohen. Bazı yerlere yalnızca Müslüm’le, Orhan’la girilir" cümlesini okuyunca -yavşaklıkla Fazıl Say arasında bir tercih yapmam gerekirse yavşaklığı tercih ederim- sözünüz aklıma çalınıyor. Arabeskin, acının ve hayatın koordinatları mutlaka bir yerlerde kesişiyor galiba?
Elbette öyle. Ya da bana göre öyle diyeyim. Uzun yıllar konfeksiyon atölyelerinde, kundura atölyelerinde çalıştım. Ontolojik, epistemolojik, etik tüm gerekçeler arabeske yöneltiyordu. Müslüm’e, Orhan’a çok şey borçluyum dersem abartmış olmam. Bunu herkes için genellemek mümkün değil. Ama benim için ve diğer bazı adamlar için bu aidiyet, bu yakınlık hayati önem taşıyor. Menteş’in dediği gibi Orhan çalan bir arabadan şarkı bitmeden inmiyoruz. Ama kalkıp da buna yavşaklık dersen. Neyse....
Efsane Diyaloglar-1
"bu rastladığın kaçıncı 'hayatının kadını' dersin? çağdaşın olan bütün kadınları idare edebileceğini mi sanıyosun?"
"dalga geçme. bu kızın gerçek olduğundan bile emin değilim. dünyaya onu görmeye gelmişim gibi hissediyorum.
ilk bakışta nakavt etti beni. ulaşılmaz bir güzelliği var. bu defa yanlış yerde hata yaptım galiba..."
"ciddi misin sen?"
"ecel kadar."
(Dublörün Dilemması-M.M)
Acilen Ezberlenmesi Gerekenler Volume-1
Ve bu saçmalığı doğuran şartlar, seni benim için dünyanın en değerli insanı kılıyor.
(M.M)
Ordan burdan değil, bizden!
***** Mahallede top oynarken spor ayakkabılarını çıkaran çocukları anlıyor musun? Başka ayakkabısı yok. Evet onları top oynamak için aldı ama işte onunla topa vurmaya kıyamıyor. Bir daha ne zaman alabileceğini bilmiyor çünkü. Nasıl da çelişkili değil mi? Spor ayakkabısıyla topa vurmuyor işte. Bunu anlayabilmek, bir ülkenin toprağına sinmiş yoksulluğu ve çaresizliği anlayabilmektir. Rengini, desenini beğendiği için aldığı koltuğa örtü seren kadınlar da kıyamıyorlar koltuklarına. Eskirse, yenisini ne zaman alabileceklerini bilmiyorlar çünkü. Gittiği her düğünde aynı kıyafeti giyen genç kızı anlıyor musun? Çünkü sahip olduğu en güzel kıyafet bu ve her seferinde aynı kıyafeti giydiği duygusuyla değil, en güzel kıyafetini giydiği duygusuyla hareket ediyor.
(Tarık Tufan*Notlar)
Maske?
Karakoç üstat soruyor, de hele?
sözlerini de yazayım tam olsun
DAĞ İLE SOHBET
Beyaz karlı kara çamlı iri dağ
Heybet nedir ne değildir de hele
Geceleri yapayalnız kalınca
Uzlet nedir ne değildir de hele
Hiç başın ağrır mı yoruldun mu hiç
Birine küstün mü darıldın mı hiç
Sevdin mi öptün mü sarıldın mı hiç
Hasret nedir ne değildir de hele
Neşeyi ne tartar gamı kim ölçer
Acı söz yarası kaç yılda geçer
Beklemek sancıdır ayrılık hançer
Gurbet nedir ne değildir de hele
Düşlerine aldandın mı uykunun
Kucağında büyüdün mü korkunun
Taşınması zor mu zillet tokunun
Dehşet nedir ne değildir de hele
Ormanın var pınarın var kuşun var
Dört mevsimde bulut saçlı başın var
Bilmem amma bir uzunca yaşın var
Mühlet nedir ne değildir de hele
Abdurrahim Karakoç
Sınırlar
(Murat Menteş)
