30 Mart 2012 Cuma
dejavu tarihi
Adaleti olsa ne olacak sanki? Yarın uyandığımızda hayatın kazaya kalmış özürlerini ilettiği bir çiçek mi belirecek kapımızda?
Varsayalım ki geldi bu özür. Kaybettiklerimizi geri getirmek için hayatın hangi özeliğinden medet umacağız adaletinden sonra. Hem bu notun altında 'sen de haketmiştin birader' yazıyorsa topu kime arapası atıp derin bir nefes çekeceğiz cigaramızdan?
Kendi içimizi kendimiz oyup, Lokman Hekim'den çare beklediğimiz günden bu yana bu oyunu kurallarına göre oynamıyoruz aslında. Şarkılarda Lokman Hekim'e gönderme yapmaktan vazgeçmeyişimiz, içimizi boşaltırken bir kürek daha eksiltiyor belki hem.
İçimizdeki parmaklıklara hapsettiğimiz diğer biz, bir başka 'fight club' dejavusunun hormonlusuyken,
Hakimlere bişeyleri şikayet ediyoruz. Yavşak olan 'biz' in parmaklığın dışında oluşunu kabullenemeyişimizi başkaları çözsün istiyoruz, ya da çözmesede şikayetçi oluyoruz filan.
'Farkında olmak mutsuzluktur' lafının bünyeye sülük gibi yapışmasından sonra, ne suçu ne de medeti başkasından bilmeyişim bundan.
Not: İşbu satırlar akreple yelkovanın geceyarısını süpürmesinden çok sonra bu şarkı sözlerine binaen zihnimde uçuşup durdu.
27 Mart 2012 Salı
bir ayrılığın anatomisi
dedi kız. erkek zoraki gülümsedi. kızın ayrılık için her zemini, hemzemini hazırladığı gün gibi ortadayken bu ayrılık onun talebi gibi olmuştu istemeden de olsa. terkedilmenin o şefkatli kollarında bu gece ve önümüzdeki en fazla 5 günde kızlar arasında yeni bir olay yeni bir dedikodunun verdiği heyecanı düşündü gözlerinde. oskar jürisi ne kaçırdığını bilmiyor? aklından böyle kısa, net ve saçma düşünceler geçiyordu. saate bakmak istiyordu ama ayrılığın da aşka dahil olduğu zamanların gerisindeydi. ayrılık anının bir bitişi haklı çıkarma davasında kelepçeliydi. kaç zamandır yürümeyen bu ilişkide ikisi de yıpranma pay kotalarını doldurmalarına rağmen erkek daha bir vakurdu sanki. amortismanı yarı yaşında birinin bütün hayatındaki hüznü karşılayabilecekken hem de. sahi benim yarı yaşımda ben ne yapıyordum diye düşündü. radyolu 18 vites bisikletini hatırladı. bir kere neredeyse arabanın altında kalıyordu. radyolu bisikletler yasaklanmalı diye düşündü sonra da artık üretilip üretilmediğini. yine aklından bağımsız kısa, net ve konuyla en alakasız şeyler geçiyordu. vücudu ayrılığa an ve an görgü tanığı olurken beyni oradan olabildiğince uzaklaşmak istiyordu. peki ya elif diye düşündü. elif'e ne olacaktı? arap alfabesi elifle başlamıştı. benim hayatım da kızımla başlayacak, çok mu diye düşündü. beyni olan bitenin son kısmına yetişmek için yakınlaşıyordu. son söz ve arkadaşa eşe dosta teşekkür edilen kısım gelmişti. creditler geçiyordu. garip ve sabit açılarla yaşanmış bu fransız sinemasına benzeyen aşkta tam da olması gerektiği gibi orta yerde canal + işareti belirdi. yüreği darlandı. ayrılık seansında yarıya getirdiği paket artık kesmedi.
söyleyecek son bir sözün var mı? diye sordu kız. erkek paketten yeni bir sigara çıkardı. tam filtre kısmından kırdı, normalde yakılması gereken düzgün kesilmiş kısmı dudaklarına götürdü ve ön taraftaki salkım saçak tütünleri çakmağıyla tutuşturdu. kendi imkanlarıyla yaptığı bu filtresiz sigaradan derin bir nefes çekti;
-seni sevmek benim için bir onurdu.
22 Mart 2012 Perşembe
Gidenlerin ardından
Tarık Tufan
20 Mart 2012 Salı
Hiçbir şey planlandığı gibi gitmedi
Hiçbir şey planlandığı gibi gitmedi işte, elden ne gelir ki? Yeni bir plan yapmak belki, tutmayacak yeni bir çöp daha. Sabahları kazınırcasına kalkılan yatakta; bok vardı sanki onları düşünecek diye küfür edilecek yeni yeni zaman kayıpları. Gitmiyor işte, her şeyin hayırlısı, olmadıysa vardır bir hayır diye kendimizi avuttuğumuz, tembelliğimizi meşrulaştırdığımız, atılan sosyal yönden garipliği tavan yapmış borsa çökertmiş yanlış başlangıçlarımızın hiç bir suçu yokmuşcasına, hayırlısı oldu bence abi diye bürüdüğümüz mantığa, ve olmayışların ördüğü depresyon hırkasına ah edemez olma kaşarlığının nesini meşrulaştıracağına hayret ettiğimiz planlar silsilesi hani.
Ben şimdi söze böyle başlayacağım, o da bana bunu dese konuşma şu yöne gider diye düşündüğümüz, planını bir mimarcasına yaptığımız o diyalogların daha ilk cümleden dümeninin kırıldığında çarptığımız buz dağı kadar tanıdık aslında. Ne diye sorulacak olursa bu tanışık olunan buz dağı. Boşa geçmiş bir planlama denir en basitinden. Şehir bölge planlama bölümünden mezun olup yukarı dudulluda oturan birer lisans mezunu işte herkes. Ah be abi buralar benim planladığım gibi olsa ne güzel olurdu iççekişleri metafor kavramına; yeter lan artık bu neyin mücadelesi dedirtir işte. Şunları bunları yazarım diye başlanan yazının geldiği son noktadır yukarı dudullu. Yazı bile planlandığı gibi gitmedi işte.
Abi şuraya bir büfe açsak günde 100 tost satsak kendini çevirir planları da eşten dosttan toplanan borca dayalı sermayeyi batırır. Abi ben bu kodu yazsam yazsam 3 sene yazarım sonra proje yöneticiliği diye kendini kandırabilen bir plana inanan mezun daha ilk yılında çok çalışır yatay geçiş yaparıma inanmadı mı? İlkinin olmayışında kime suç attı? Onaylanmayan bir başvuru, reddedilen bir çay içme teklifi kaç kişiyi rakı şişelerine gömdü? Hayalle plan arasındaki çizgiyi kim çizdi? Suya düşen her plan kaç kişinin gözünde tulu suya dönüştü? Bilinmez. Sayılmaz.
Beş sene sonra kendinizi nerede görüyorsunuz sorusuna elle tutulur bir cevap veremeyen insanı işe almayan insan kaynakçısının maksadını beş yıl sonra anlamış biri olarak buna zaten cevap veremem. O soruyu bugün sorsa yine verecek bir cevabım yok keza.
Hiçbir şeyin planlandığı gibi gitmemesi konusundan çok dram ve çok gözyaşı çıkarılabilir biraz kazılsa ama konseptin kendisi kaypak aslında. Yani izafi kişiden kişiye. Suya düşen her planın ardından ölülerin şafağı filmindeki gibi ayağa kalkıp anlamsızca koşadabilir veya kestirme yoldan direk şafağı da sikilebilir. İlk senaryoda düşe kalka bu hayatı yine bir sapa entegrasyon olmadan da bitirebilir, youtube da milyonlarca kez izlenmiş bir motivasyon videosunda ismi de geçebilir.
Hiç bir şey planlandığı gibi gitmedi be abi. O yüzdendir bu iç burukluklarım, ondandır bu yakarışlarım tadında emovari sözlerle ve ya Halil Sezai gibi muhatabı belli olmayan isyanlarla işim olmaz artık benim bu yaştan sonra. Hayatın ta kendisi bu. Pembe panjurlu ev planıyla gelinen yolun başında, kendini Iron Man Yalçın Gülhan’ın yatağında bulan Serpil Çakmaklı gibi yataktan kalkıp mabadını domalta domalta kanepenin üzerinde ağlamanın manası yok, açıklaması da. Olmayınca olmuyor.
Olmayacak.
19 Mart 2012 Pazartesi
Aptallar bile cennette
(Dücane Cündioğlu)
15 Mart 2012 Perşembe
Kozaların Sessizliği
Kendimizi içine sakladığımız koza, olmak istediğimiz şeylerin hayal gücümüzdeki yansıması ve dışarıya yansıtılması ile oluşan, dışardan içi görünmeyen ama bulanık da olsa dışarıyı gösteren kendi kozamız.
Olmak istediğimiz gibi olamayınca, olmak istediğimiz gibi olduğumuzu sanma yanılgısıyla izliyoruz dışarıyı.
İpek böceğinin ördüğü kozadan binlerce kat daha girift bu kozalar, bu karmaşıklığına rağmen aslında birer sanat harikası değil; çünkü hayranlıkla izlenecek hiç bir tarafı yok, tam aksine farkedildiğinde karmaşık olduğu kadar iğreti vermekte.
İçerden ve dışardan incelendiğinde farklı görüntü aksettirdiği için tam bir yanılsama ve bu yanılsama da diğer tüm yanılsamlar gibi gerçeğin üzerine şeffaf ama görünmez bir örtü örtmekte.
Dış kısmını gördüğümüz kozalar da , kendimizin başkalarından izin almadan onları içine soktuğumuz kozalar.
Hızlıca paketleyip, nihayetlendirdiğimiz kozalar.
Adil mi? - değil. Gerçekçi mi? - hiç değil. Mutlak mı? - hiç mi hiç değil.
Hem kendimizi hem dışımızdaki varlık alemini istediğimiz gibi görüp, istediğimiz gibi gösterme aptallığı ile örüyoruz tüm bu kozaları.
Tüm bunları yaparken gayet sessiz ve sakiniz her nasılsa.
madem böyle, birileri birşey anlatsa fena olmaz