28 Haziran 2012 Perşembe

İnsan ansızın yorulur!

..Bir kez daha bozulsun ritimler..
3 tane güzel insan bir araya gelip, içimizi sökmeye ant içmişler,
bu kadar çarpıcı bir anlatım bu kadar içten bir sesle söylenip bu kadar oturaklı bir sesle okunabilirmiş.
Nur içinde yatsın gidenler, kalanlara da selametler.


Ne sığınabilmek ne de susabilmek

Hayat, aramızda kalmış utangaç bir çocuktu sanki.
Kent susmuş ve söylenecek bir çift lafın merakına dalmıştı.
Susuyorduk öylece.
Göz göze gelsek kör olacaktık. Konuşsak sözler
bitecekti Ve söylenecek bir çift söz kalsın diye konuşmuyorduk. Geriye dönebilecek bir adım kalsın diye. Yeniden başlayabilecek bir söz kalsın diye susuyorduk, konuşmuyorduk.
Bir konuşsak gök üzerimize yağacaktı.
Bir konuşsak kent üzerimize yağacaktı.
Gelinlik giymemiş genç kızların yüzü kararacak, ıslak asfalta oturmuş yaşlı adam bir daha kalkmayacaktı. Üzerimizde binlerce göz, odanın her yanında binlerce kulak, hepsi durmuş ve ilk sözün tedirginliğini yaşıyordu.
Henüz akşam olmadığı halde ortalığı uğursuz bir karanlık kaplamıştı. Bir sokakta yalnız başına bırakılmış gibiydik. İlk kez bunca zamandır kapı çalınmıyor, telefon çalmıyor, sokak satıcıları bağırmıyor, okuldan dönen çocukların sesi soluğu çıkmıyordu. Sessizlikten ilk defa korkuyordum.
Hayat, herkesin sustuğu bir anda kulaklarımızı yırtan bir çocuk ağlamasıydı.

Tarık Tufan-Kraliçenin Pireleri

25 Haziran 2012 Pazartesi

ve cellat uyandı yatağında bir gece, tanrım dedi bu ne zor bilmece.
öldükçe çoğalıyor adamlar, ben tükenmekteyim öldürdükçe.

-ataol behramoglu

hayatımından çıkardığım her insanın aslında benden de bir parça alıp götürdüklerini ve bu parçaların beni hayatından çıkarmış insanlardan kopardığım parçalarla eşleşmediğini farketmemden mesul ataol ustamın ellerinden öper, mahsus selam ederim. dünyada üstüne düşülmemiş ne kadar konu varsa üzerilerine birer muz kabuğu atan bu şairler olmasa zaten yan basmıştık bu dünyada. 

20 Haziran 2012 Çarşamba

Aleyhime Şahitlik



Bülent Parlak vasiyetini yazdı.


Her karşılaştığımda, beni hırkasını kemiren deliye çeviren, yanarak yere düşmüş uçakların içinde “en arka koltukta oturuyorum” diye teselli veren, hiç karekökü alınmamış bir asal sayının umursamazlığına dâhil eden, lacivert takım elbise giyince devlet olan adamların ceketlerinden nefret ettiren şaşkınlığım… O kadar vakti olmasına rağmen bana bir kez bile “nasılsın?” demeyen Ali! Nevruz kutlamalarında ateşin üstünden atlayan takım elbiseli garnizon komutanlarını, valileri ve kaymakamları izleyince umarım aklına ben gelirim.

(Newroz dersen Kürt olursun).

Tehlike karşısında rengimi değiştirmeyi unutuyorum. Senin tavsiye ettiğin bir bukalemunun dalgın olmasından başka ne beklenir ki Özer? Şimdi bir Anzak saklandığı yerden çıkıp “sekiz düşman askeri öldürdüm.” derse ancak ben, sonra da sen inanırmış gibi gözükürsün. Vitrinlerde gölgesi gezinen yoksul kızların yarım yamalak gülüşlerini ben ölürsem gidip sen düzelt olur mu?  Bebeğini frengiden kaybedince sütünü görüp görüp ağlayan annelere cenneti de artık sen müjdele. Peygamberler kızmaz buna. Can sıkıntıma iyi bak lütfen.

(Uçak kaçırmak güzeldir ama treni kaçırmak çok romantiktir).


“Operayı sevdiğini söyleyecek bir sevgili” bulamadığından yakınıp durdun ne zaman bir araya gelsek. Seninle öyle çok fazla oturup ahkâm kesmişliğimiz de yok oysa. İyi adam olmak;  halk ekmek büfelerinde ekmeğin yanında su ve selpak mendil satarak evinin nafakasını sağlamaya çalışanlara saygı duymaktır Rıdvan.  Zenginlerin ve karakoldaki amirlerinin pis esprilerine güldüğün kadar onların esprilerine de gül ve dudak bükme ne olur. İşte o zaman benim gözüm arkada kalmayacak. Eve her gün geç gidişim senin olsun. Sen ölünce oğluna emanet et onu.

(Allah’ım benim mi bu çizgili pijama)?

Evden çıkarken bir öğünlük yemek yapmaya yetmeyecek kadar bıraktığı parayı eve döndüğü vakit masanın üstünde bulduğunda gizlice sevinen adamlar tanıdım Tarık. Oysa klarnet kurslarına verdiği aidatları biriktirselerdi belki onlar da Pizza Hut’tan sipariş verme mutluluğuna erişebilirdi. İşte ben, o adamlar kadar işini bilmezin tekiyim. “Aleyhime şahitlik” yap diye sana ısrar ettiğim günler aklıma geldikçe ve sen bir düşman gibi davranıp her seferinde bu teklifimi reddettikçe aklıma gazetelerin seri ilan sayfalarına dönüşen iflas etmiş işsiz adamlar geliyor. İşsizliğim senin olsun.
(Üç cumaya gitmezse kâfir bile olamaz Yahudi)

Bir kez bile güzel olamadığı için ağlayan erkeklere ne demeli bilmiyorum. Annem “sen babana çekmişsin” derdi ağabeylerimi överken. “Güzel değilim” diye ağlayan ortanca ağabeyim de nasibini alırdı bu kasılmalardan. İşte o övülenlerden birini bugün defalarca aradım. Ben onu arayınca telefonuma cevap vermedi; meşgule bile atmadı hatta. Trafikte giderken arıyorum diye küsmüş olabilir Beyazıt. Yani hangi durumda aradığımı bilmese de ona bir bahane lazım. Beni tamir eden şey herkesten uzakta yaşamaktı. Onları tamir eden ise biriktirdikleri kuponlarla aldıkları çeyizler ve başkalarını nezaketsiz sözleriyle karşılık verirken o sinsi gülüşleriydi. Gurbet senin olsun.

(Kadın, en çok suça benzer). 
Bir halkın şemsiyelerini ıslansınlar diye toplatmak isteyen aklım… Aklıma gelmişken seni öldürmek isteyen merhametim… Ne söylesem aramızdaki kırgınlığa fayda etmeyecek açıklamalarım. Her daim üstüme kalan bir çırağın acemiliği… Durup durup gülsem kimsenin fark etmeyeceğini zannettiğim bezginliğim… Ve bir kilimin titizlikten çektiği eziyet! Bunlar da geri kalanlarınızın olsun… Şimdi bakın; çocukken üşengeçlikten çiçek bile çıkaramayan insanlar tanıdım bu hayatta. Yoo, o bıçağı atletinizin içine koyun. Kendinize bir ölüm hediye etmenize tahammül edemem. Hepiniz şunu iyi biliyorsunuz ki oturup gıybet meclisi kurduğumuzda beni başkan seçen sizlerdiniz. O zaman buna katlanmak vazifesi de artık sizlere düşüyor. Sizleri utandıkça küçülmeyi beceremeyen insanların arasına emanet ediyorum. Onlar ne bilsin bir tren sevinince seke seke rayların üstünden memlekete gidişini. Beni sorarlarsa “O iyi bilirdi” dersiniz. “Çünkü en çok ona gitmek yakışırdı.” dersiniz. Adem,Hakan, Berkan, Yasin, Güven, Cihat, Yavuz, Furkan, Mustafa. Bir de aklıma gelmeyenler.

(Allah’tan başka her şeyden korkuyorum)

 b nokta p,  twitter.com/bulenttparlak

 enfes...

kaynak: http://www.izdiham.com

13 Haziran 2012 Çarşamba

Yersen getireyim!

"Farkında olmak mutsuzluktur!" dedi arkadaşım. Yaz olmasına rağmen esaslı serindi hava, ve dışarısında oturuyorduk..sokak arası bir cafedeydik..

İçim dışımdan daha fazla üşüdü idrak edince.

Kaçak çay yoktu, içimdeki eksiklik hissi , yerini aşırı doymuşluğa bırakıp, naralar atarak helalleşmeden kaçıp gözden kayboldu. Hazımsızlık hissi yemek borumu deliyordu .

Sigaranın çoğunu rüzgarla, sırasıyla çeviriyorduk.

Bi kitap okusam hayatım değişse diyen , köyümdeki akarsu bozuntusundan daha sığ fikirlere sahip olanları düşündüm, mutlu olmama yetmedi, mutlu olsam paradoksu benim icat etmişliğim varsayılacak kadar saçma olurdu, çünkü bu da bir çeşit farkındalıktı. İşin acı yanı ,yavşak plaza ağzıyla söylenmiş  ağzını kutuplardan basık ekvatordan şişik bir yapıya büründürerek "farkındalık yaratmak" lafına da hiç benzemiyordu az önceki.

Bazı laflar insanın üzerinden tank gibi gelir geçer, bazılarıda tank gibi gelir üzerinde dururdu..

Sanırım bu 2. kategorideydi..
Sanırdım, çünkü hala sıhhatli düşünecek modda değildim.

Gerçeklikle olan ilişkimin, ben doğduğumda 376.000 km ötedeki gezegenin duruş şeklinden kaynaklanmadığını Rezzan Kiraz ' ı ilk gördüğüm anda anladığımdan bu yana  mutsuzdum ama.

Olayları basite indirgemek, götünün yemediği gerçeklerle yüzleşmemek, karmaşıklığını çözemediğin denklemlere bakıp  bu soruda hata var demek, neden sorusunu bir kez olsun yerinde ve zamanında soramamak, bilmiyorum ki ya vardır bir sebebi demek.. bütün bunlar mutluluğa açılan kapıysa eğer , o kapının ardında ne olduğunu merak bile etmemek tam da durulması gereken yerdi..
Yada bunları yapmamak yer miy di?

Mutsuzluk ve umutsuzluğun kendine tekrarlayan biçimde birbirini tetiklediği, beynin kısık ateşte pembeleşene kadar kızardığı bir kapıya açılıyor bütün kapılar,
bunun panzehiri gerçekliğe atılan bir vücut çalımı olacaksa eğer, o çalım kişinin kendi kendisine attığı çalımdan başka birşey olamaz.

Peki gerçekliğin ne kadarına dayanabileceğimiz seçimi, vücudumuzda sayısını bilmediğimiz kadar fazla bulunan hücrelerde içiçe geçmiş 46 çift sarmallarda bulunan, gözle göremediğimiz maddelere yüklenen bir yük mü? yoksa elle tutamadığımız ve adına irade dediğimiz şeyin bir çeşit seçimi mi?
Dahada önemlisi bu seçim nasıl oluyar da Şam'dan Halep'e sürüklüyor benlikleri?

Sanılanın aksine, gerçekliği her ne olursa olsun sınırsız kabullenmek, bir üst limit koymaksızın realite manyağı olmak, karizmatik gözüksede , sebepsiz bir paratoner olma sevdası gibi de yorumlanabilir.

En nihayetinde, Normal şartlar altında , eşit koşullarda ve sabit basınçta bir Seda Sayan'ın, benden çok daha mutlu olması şaşırtıcı gelmiyor kulağa. Yersem böyle yani..

Sonuç olarak; uzun vadede amaç ne ki?

***
İçimize işleyen yanıyla bu şiirde akıllarda kalsın..
şu yüce dağları duman kaplamış
yine mi gurbetten kara haber var
seher vakti burda kimler ağlamış
çimenler üstünde gözyaşları var..