4 Haziran 2014 Çarşamba

deli gönül

İlla bişeylerden bi çıkarım yapmak gerekecekse bu türküden çıkarılmalı.
Başka yerden yaptığın çıkarımları geri yerine koyabilir ya da gömebilirsin.

Bir çeşit kutsal bildiri gibi..İyi ki varsınız üstatlar..






**Muhlis Akarsu

deli gönül feryad etme boşuna
hal bilmez kişiye yar olamazsın
bir mürşide bağlamazsan özünü
hakkın huzurunda var olamazsın
medet sevdiğim

vefasız güzelden olur mu çare
yoruldum derdinden öldüm bin kere
düşme bir zalıma göz göre göre
sen insan olursun kör olamazsın
medet sevdiğim

akarsu bülbüller ötmez bağında
dumanlar eğlenmez sevdalarında
aşk ateşi yanar oldu bağrımda
yanmış yüreğime kar olamazsın
medet sevdiğim




4 Aralık 2013 Çarşamba

Bir Gençlik Ölümü





Gençtim ya,ne farkeder deyip geçerdim 
nehrin uğultusu da olur,dalların hışırtısı da 
gözyaşı,çiğ tanesi,gizli dert veya verem 
ne fark eder demişim 
bilmeden farkı istemişim. 


12 Kasım 2013 Salı

ban gitsin türkülere




bu türküyü bu şiir hakeder ancak;

ne zaman düşecekse karanlık üzerimize,
düşsün bir bulutun gölgesi gibi.
serinlikle birlikte bir çadır kuralım,
ateşe hakiki bir çay koyalım,
kenti unutanlardan olalım.


Cahit Zarifoğlu

11 Kasım 2013 Pazartesi

Bir Adam Yaratmak



Küstahlık en çok Necip Fazıl'a yakışırdı. Bir Adam Yaratmak'ı okumadıysanız tez okuyun.







HUSREV - Şimdi o eller nerede? Şimdi onlar belki bileğinden kopmuş, buzdan soğuk, beş tane kemikten kalem! (Müzik Husrev'in sesiyle mutabakat halinde. Cümle duraklarında müzik yalnız kalır ve daha iyi duyulur. Cümle başlangıçlarında Husrev'le birleşir. Husrev marazî tavırlarla resme doğru işaretler yaparak konuşuyor.) HUSREV - Bu gözler, baktığı zaman gören, gördüğü şeyin hayâlini ayna gibi içine aksettiren bu gözler nerede? Onlar birer fincan renkli suydu. Toprağa döküldü. Buhar olup bulutlara karıştı. (Sesi birden coşar. Gitgide kendisini kaybediyor.) Nerede bu adam Osman? Gözünü, yüzünü, ellerini, ayaklarını bırak bütün terkibiyle, terkibinin tek ve yegâne mânasiyle nerede bu adam? Eridi, dağıldı, kurudu, ufalandı, silindi değil mi? Ya erimek, dağılmak, kurumak, ufalanmak, silinmek de ne demek? Her şey erir, dağılır, kurur, ufalanır, silinir. Fakat bu adamın terkibinden çıkan, terkibinin mihrak noktasından fışkıran hayat alevleri, varlık şevk ve kudreti, var olmak haz ve emniyeti nasıl silinir? Bu haz ve emniyet iradesi nasıl olur da miskin eczamızı birbirine lehimlemez?
Leşimizi ensesinden kavrayıp ayağa kaldırmaz? Yoksa asıl giden, silinen o mu? (Sükût, müzik.) Hayır! O silinmiyor. Belki değil, yüzde yüz silinmiyor. Çatlarım, yine inanamam. Silinemez. Fakat nereye gittiğine, nerede gezdiğine, nasıl olduğuna aklımız ermiyor. Osman! Aklımız yetmiyor. Onun için çıldırıyoruz. Şu resme bak! Bir takım nebatlardan çıkarılmış boyalarıyle, muşambası ve çerçevesi karşımızda. O bir şeyin kendisi değil, taklidi. O şeyin kendisi yok, taklidi var. Bu nasıl güneş ki kendisi yok, dalgalarda aksi var? (Sükût, müzik.) Yaşamıyoruz. Resimlerimiz, fotoğraflarımız kadar yaşamıyoruz. Mendilimiz, gömleğimiz, potinlerimiz kadar yaşamıyoruz. (Hızla dönüp masasını gösterir.)
Bir sigara kâğıdını şu masaya koy, üstüne bir taş bırak, kapıları kapa ve git! Üçyüz sene sonra gel, yerinde bulursun. Belki sararmış, belki buruşmuş, fakat yine o. Bir sigara kâğıdı kadar yaşayamıyoruz. Kefenimizden evvel çürüyoruz. Duyuyorum! Kulak ver, sen de duyarsın! Toprak altında, milyarlarca kurdun, çıtır çıtır dut yapraklarını yiyen milyarlarca ipek böceği gibi, milyarlarca ölüyü yediğini duyuyorum. (Çılgın) Ölüler! Gözsüz kulaksız kurtların içtiği köpüklü şampanya damlaları! Tozun toprağın mezeleri! Korkunç bir saklambacın korkunç oyuncuları. Kurtarın beni ebedilikten!
Öldüm sizi araya araya... Kurtarın beni düşünmekten! (Husrev susar. Müzik fevkalâde sürükleyici ve düşündürücü. Husrev tam bir deli. Dizleri üstünde yere çömelir gibi yaylanmış, eliyle meçhul bir şeyi gösteriyor. Osman, efendisinin arkasında, başı göğsünde, sessiz ağlıyor. Husrev hep o. Müzik devam ediyor.)
 
HUSREV - Allah'ım, ben yok olamam! Her şey olurum yok olamam. Parça parça doğranabilirim. Nokta nokta lekelere dönebilirim. Tütün gibi kurutulabilir, ince ince kıyılır, bir çubuğa doldurulur, içilir, havaya savrulabilirim. Fakat yok olamam. Madem ki bu kadar korkuyorum, yok olamam. Eczahane camekânlarında, ispirto dolu bir kavanoz içinde, düşürülmüş bir çocuk ölüsü gibi, yumruk kadar bir et parçasına inebilir, bir şişeye hapsedilebilirim. Fakat şişenin camından yine dışarıyı seyreder, önümden geçenleri görür, kendimi bilir ve duyar, kendimi ve Allah'ımı düşünebilirim.
Razı değilim Allahım! Yok olmaya, kalmamaya, gelmemiş olmaya, mevcut olmamaya razı değilim. (Sükût, müzik.) Bu dünyada bırakamıyacağım hiçbir şey yok. Ne deniz, ne ağaç, ne şehir, ne ev, ne kadın, ne de ben. (Eliyle göğsüne çarpar.) Bu kalıbım, bu zarfım, bu kafesimle ben. Onların hepsini bırakabilirim. Fakat şuurumu, bilmek, duymak, var olmak şuurumu bırakamam. Razıyım bir toz parçası olayım. İnsanlar üzerime basarak geçsin. Canım acısın, duyayım. Canımın acıdığını duyayım. Razıyım bir kertenkele olayım. Kızgın yaz günlerinde bir bahçe duvarına tırmanayım. Tırnaklarımı tuğlalara geçireyim. Yeşil ve ıslak sırtımı güneşe vereyim. Fakat güneşle sırtım arasındaki öpüşmeyi duyayım.
Tuğlaların incecik zerrelerini sayayım. Kovuklardaki böceklerin, bir boru içinden bakar gibi bana baktıklarını göreyim ve düşüneyim. Razıyım bir nokta olayım. Fakat o noktaya bütün kâinat, bütün mevcudiyle dolsun. Ben yok olamam. Ağlarım, tepinirim, çatlarım, çıldırırım, ölürüm, fakat yok olamam. (Sükût, müzik.) Her şey benim olsun, vereyim, gökler, yıldızlar, gökteki samanyolu, ay, dünya vereyim.
Fakat aklım bana kalsın! (Acı acı ulur) Aklım bana kalsın! Aklım!.."
 
 
Necip Fazıl Kısakürek, Bir Adam Yaratmak

4 Haziran 2013 Salı

gitmeler bitmeler filan

 
gitmek asfalttan önce de vardı[*]
sakince can almaya gelmiş azrail gibi şarkı
usulca söylüyor ilkay,sakince biraz, sessizliğe de gömüp gidiyor..
canı sağolsun
 
 
 
 

2 Mayıs 2013 Perşembe

çaresiz-siniz

Hüznün en soylu ifadesidir erkek suskunluğu. Söyleyecek bir sürü şeyi olan ama ya hepsini tükettiğinden ya da hiçbir işe yaramadığını gördüğünden, sözleri içinde boğup uzun uzun susan bir adam varsa etrafınızda sakın üstüne gitmeyin. Bir kadının suskunluğu bir sürü anlama gelebilir ve son derece korkutucudur. Fırtına öncesi sessizlik deyiminin vücut bulmuş halidir bu durum. Ciddi bir süre sessiz kalan bir kadının (tabi böyle bir şey mümkünse) suskunluğu öfkeden beklentiye, pazarlıktan alıp başını gitmeye bir sürü ihtimali içinde barındırır. Muhtemelen o, etkili bir darbeye hazırlanmaktadır içten içe. Oysa çaresizlikten kaynaklı hüznün susturduğu adam çoğu zaman diliyle birlikte beynini de susturur. Pazarlık yoktur, öfke yoktur. Çaresizlik vardır. Biraz da yorgunluk. Yıllarca annem sustuğunda ve (nadiren olurdu bu) babam konuştuğunda oh dedim ben. (Anne, seni seviyorum, ama bu örneğe ihtiyacım vardı. Yoksa sen yine konuş hep..)

*Ali Lidar

12 Aralık 2012 Çarşamba

neden ki?



Bazı insanlar, yemekten çıkan kıl gibiler. baktıkça kusmak istiyorum bütün iç organlarımı üstlerine.
Neden var olduklarını onların yerine ben sorguluyorum..
Bu nefretlerin sebebi ben değilim sanırım, edene değil ettirenlere bakmak lazım..

Şarkı mı? hiç bişeyle alakası yok...
neyin neyle alakası var ki zaten?

29 Temmuz 2012 Pazar


üniversitedeki uçurtma festivaline özene bezene hazırlandığımız bir uçurtma ile katılmıştık birkaç arkadaş. o zamanki sevgilim sonradan dahil olmuştu birkaç arkadaşı ile. yanaştıkça yüzündeki gülümsemeye anlam verememiştim o zaman gelince çıkarttı ağzındaki baklayı. hani uçurtma nerede? bizim kilo ile aldığımız ipin iki kilosunu saldığımızı ve uçurtmanın artık uzaklarda bir nokta kadar göründüğünü görünce yüzünde oluşan ifade her başarılı erkeğin arkasında şaşırmış bir kadın vardır sözünü doğrular cinsteydi. o kadar ipi geri sarmamak için bıraktığım uçurtma ile o kadar şeyi yeniden anlatmamak için ayrıldığım sevgilim birbirlerini yakından göremediler. o günkü ikinci üzüntü kaynağımdı. birincisi ise artık ipini tutmayı bıraktığım için yere düşen uçurtmamın görüntüsü. bir iki kere yeniden yükselttiysem de bütün gün orada duramazdım. ipi de yeniden saramazdım. ben 2004 yılının nisan ayında uçurtmamı sevgilimden daha çok sevdim.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Ceplerimde Kül Var!

Herşey bir yalan gibi yandığı zaman,
yalnız olduğunu anlıyor insan





yalan da olsa kalsana...

28 Haziran 2012 Perşembe

İnsan ansızın yorulur!

..Bir kez daha bozulsun ritimler..
3 tane güzel insan bir araya gelip, içimizi sökmeye ant içmişler,
bu kadar çarpıcı bir anlatım bu kadar içten bir sesle söylenip bu kadar oturaklı bir sesle okunabilirmiş.
Nur içinde yatsın gidenler, kalanlara da selametler.


Ne sığınabilmek ne de susabilmek

Hayat, aramızda kalmış utangaç bir çocuktu sanki.
Kent susmuş ve söylenecek bir çift lafın merakına dalmıştı.
Susuyorduk öylece.
Göz göze gelsek kör olacaktık. Konuşsak sözler
bitecekti Ve söylenecek bir çift söz kalsın diye konuşmuyorduk. Geriye dönebilecek bir adım kalsın diye. Yeniden başlayabilecek bir söz kalsın diye susuyorduk, konuşmuyorduk.
Bir konuşsak gök üzerimize yağacaktı.
Bir konuşsak kent üzerimize yağacaktı.
Gelinlik giymemiş genç kızların yüzü kararacak, ıslak asfalta oturmuş yaşlı adam bir daha kalkmayacaktı. Üzerimizde binlerce göz, odanın her yanında binlerce kulak, hepsi durmuş ve ilk sözün tedirginliğini yaşıyordu.
Henüz akşam olmadığı halde ortalığı uğursuz bir karanlık kaplamıştı. Bir sokakta yalnız başına bırakılmış gibiydik. İlk kez bunca zamandır kapı çalınmıyor, telefon çalmıyor, sokak satıcıları bağırmıyor, okuldan dönen çocukların sesi soluğu çıkmıyordu. Sessizlikten ilk defa korkuyordum.
Hayat, herkesin sustuğu bir anda kulaklarımızı yırtan bir çocuk ağlamasıydı.

Tarık Tufan-Kraliçenin Pireleri

25 Haziran 2012 Pazartesi

ve cellat uyandı yatağında bir gece, tanrım dedi bu ne zor bilmece.
öldükçe çoğalıyor adamlar, ben tükenmekteyim öldürdükçe.

-ataol behramoglu

hayatımından çıkardığım her insanın aslında benden de bir parça alıp götürdüklerini ve bu parçaların beni hayatından çıkarmış insanlardan kopardığım parçalarla eşleşmediğini farketmemden mesul ataol ustamın ellerinden öper, mahsus selam ederim. dünyada üstüne düşülmemiş ne kadar konu varsa üzerilerine birer muz kabuğu atan bu şairler olmasa zaten yan basmıştık bu dünyada. 

20 Haziran 2012 Çarşamba

Aleyhime Şahitlik



Bülent Parlak vasiyetini yazdı.


Her karşılaştığımda, beni hırkasını kemiren deliye çeviren, yanarak yere düşmüş uçakların içinde “en arka koltukta oturuyorum” diye teselli veren, hiç karekökü alınmamış bir asal sayının umursamazlığına dâhil eden, lacivert takım elbise giyince devlet olan adamların ceketlerinden nefret ettiren şaşkınlığım… O kadar vakti olmasına rağmen bana bir kez bile “nasılsın?” demeyen Ali! Nevruz kutlamalarında ateşin üstünden atlayan takım elbiseli garnizon komutanlarını, valileri ve kaymakamları izleyince umarım aklına ben gelirim.

(Newroz dersen Kürt olursun).

Tehlike karşısında rengimi değiştirmeyi unutuyorum. Senin tavsiye ettiğin bir bukalemunun dalgın olmasından başka ne beklenir ki Özer? Şimdi bir Anzak saklandığı yerden çıkıp “sekiz düşman askeri öldürdüm.” derse ancak ben, sonra da sen inanırmış gibi gözükürsün. Vitrinlerde gölgesi gezinen yoksul kızların yarım yamalak gülüşlerini ben ölürsem gidip sen düzelt olur mu?  Bebeğini frengiden kaybedince sütünü görüp görüp ağlayan annelere cenneti de artık sen müjdele. Peygamberler kızmaz buna. Can sıkıntıma iyi bak lütfen.

(Uçak kaçırmak güzeldir ama treni kaçırmak çok romantiktir).


“Operayı sevdiğini söyleyecek bir sevgili” bulamadığından yakınıp durdun ne zaman bir araya gelsek. Seninle öyle çok fazla oturup ahkâm kesmişliğimiz de yok oysa. İyi adam olmak;  halk ekmek büfelerinde ekmeğin yanında su ve selpak mendil satarak evinin nafakasını sağlamaya çalışanlara saygı duymaktır Rıdvan.  Zenginlerin ve karakoldaki amirlerinin pis esprilerine güldüğün kadar onların esprilerine de gül ve dudak bükme ne olur. İşte o zaman benim gözüm arkada kalmayacak. Eve her gün geç gidişim senin olsun. Sen ölünce oğluna emanet et onu.

(Allah’ım benim mi bu çizgili pijama)?

Evden çıkarken bir öğünlük yemek yapmaya yetmeyecek kadar bıraktığı parayı eve döndüğü vakit masanın üstünde bulduğunda gizlice sevinen adamlar tanıdım Tarık. Oysa klarnet kurslarına verdiği aidatları biriktirselerdi belki onlar da Pizza Hut’tan sipariş verme mutluluğuna erişebilirdi. İşte ben, o adamlar kadar işini bilmezin tekiyim. “Aleyhime şahitlik” yap diye sana ısrar ettiğim günler aklıma geldikçe ve sen bir düşman gibi davranıp her seferinde bu teklifimi reddettikçe aklıma gazetelerin seri ilan sayfalarına dönüşen iflas etmiş işsiz adamlar geliyor. İşsizliğim senin olsun.
(Üç cumaya gitmezse kâfir bile olamaz Yahudi)

Bir kez bile güzel olamadığı için ağlayan erkeklere ne demeli bilmiyorum. Annem “sen babana çekmişsin” derdi ağabeylerimi överken. “Güzel değilim” diye ağlayan ortanca ağabeyim de nasibini alırdı bu kasılmalardan. İşte o övülenlerden birini bugün defalarca aradım. Ben onu arayınca telefonuma cevap vermedi; meşgule bile atmadı hatta. Trafikte giderken arıyorum diye küsmüş olabilir Beyazıt. Yani hangi durumda aradığımı bilmese de ona bir bahane lazım. Beni tamir eden şey herkesten uzakta yaşamaktı. Onları tamir eden ise biriktirdikleri kuponlarla aldıkları çeyizler ve başkalarını nezaketsiz sözleriyle karşılık verirken o sinsi gülüşleriydi. Gurbet senin olsun.

(Kadın, en çok suça benzer). 
Bir halkın şemsiyelerini ıslansınlar diye toplatmak isteyen aklım… Aklıma gelmişken seni öldürmek isteyen merhametim… Ne söylesem aramızdaki kırgınlığa fayda etmeyecek açıklamalarım. Her daim üstüme kalan bir çırağın acemiliği… Durup durup gülsem kimsenin fark etmeyeceğini zannettiğim bezginliğim… Ve bir kilimin titizlikten çektiği eziyet! Bunlar da geri kalanlarınızın olsun… Şimdi bakın; çocukken üşengeçlikten çiçek bile çıkaramayan insanlar tanıdım bu hayatta. Yoo, o bıçağı atletinizin içine koyun. Kendinize bir ölüm hediye etmenize tahammül edemem. Hepiniz şunu iyi biliyorsunuz ki oturup gıybet meclisi kurduğumuzda beni başkan seçen sizlerdiniz. O zaman buna katlanmak vazifesi de artık sizlere düşüyor. Sizleri utandıkça küçülmeyi beceremeyen insanların arasına emanet ediyorum. Onlar ne bilsin bir tren sevinince seke seke rayların üstünden memlekete gidişini. Beni sorarlarsa “O iyi bilirdi” dersiniz. “Çünkü en çok ona gitmek yakışırdı.” dersiniz. Adem,Hakan, Berkan, Yasin, Güven, Cihat, Yavuz, Furkan, Mustafa. Bir de aklıma gelmeyenler.

(Allah’tan başka her şeyden korkuyorum)

 b nokta p,  twitter.com/bulenttparlak

 enfes...

kaynak: http://www.izdiham.com

13 Haziran 2012 Çarşamba

Yersen getireyim!

"Farkında olmak mutsuzluktur!" dedi arkadaşım. Yaz olmasına rağmen esaslı serindi hava, ve dışarısında oturuyorduk..sokak arası bir cafedeydik..

İçim dışımdan daha fazla üşüdü idrak edince.

Kaçak çay yoktu, içimdeki eksiklik hissi , yerini aşırı doymuşluğa bırakıp, naralar atarak helalleşmeden kaçıp gözden kayboldu. Hazımsızlık hissi yemek borumu deliyordu .

Sigaranın çoğunu rüzgarla, sırasıyla çeviriyorduk.

Bi kitap okusam hayatım değişse diyen , köyümdeki akarsu bozuntusundan daha sığ fikirlere sahip olanları düşündüm, mutlu olmama yetmedi, mutlu olsam paradoksu benim icat etmişliğim varsayılacak kadar saçma olurdu, çünkü bu da bir çeşit farkındalıktı. İşin acı yanı ,yavşak plaza ağzıyla söylenmiş  ağzını kutuplardan basık ekvatordan şişik bir yapıya büründürerek "farkındalık yaratmak" lafına da hiç benzemiyordu az önceki.

Bazı laflar insanın üzerinden tank gibi gelir geçer, bazılarıda tank gibi gelir üzerinde dururdu..

Sanırım bu 2. kategorideydi..
Sanırdım, çünkü hala sıhhatli düşünecek modda değildim.

Gerçeklikle olan ilişkimin, ben doğduğumda 376.000 km ötedeki gezegenin duruş şeklinden kaynaklanmadığını Rezzan Kiraz ' ı ilk gördüğüm anda anladığımdan bu yana  mutsuzdum ama.

Olayları basite indirgemek, götünün yemediği gerçeklerle yüzleşmemek, karmaşıklığını çözemediğin denklemlere bakıp  bu soruda hata var demek, neden sorusunu bir kez olsun yerinde ve zamanında soramamak, bilmiyorum ki ya vardır bir sebebi demek.. bütün bunlar mutluluğa açılan kapıysa eğer , o kapının ardında ne olduğunu merak bile etmemek tam da durulması gereken yerdi..
Yada bunları yapmamak yer miy di?

Mutsuzluk ve umutsuzluğun kendine tekrarlayan biçimde birbirini tetiklediği, beynin kısık ateşte pembeleşene kadar kızardığı bir kapıya açılıyor bütün kapılar,
bunun panzehiri gerçekliğe atılan bir vücut çalımı olacaksa eğer, o çalım kişinin kendi kendisine attığı çalımdan başka birşey olamaz.

Peki gerçekliğin ne kadarına dayanabileceğimiz seçimi, vücudumuzda sayısını bilmediğimiz kadar fazla bulunan hücrelerde içiçe geçmiş 46 çift sarmallarda bulunan, gözle göremediğimiz maddelere yüklenen bir yük mü? yoksa elle tutamadığımız ve adına irade dediğimiz şeyin bir çeşit seçimi mi?
Dahada önemlisi bu seçim nasıl oluyar da Şam'dan Halep'e sürüklüyor benlikleri?

Sanılanın aksine, gerçekliği her ne olursa olsun sınırsız kabullenmek, bir üst limit koymaksızın realite manyağı olmak, karizmatik gözüksede , sebepsiz bir paratoner olma sevdası gibi de yorumlanabilir.

En nihayetinde, Normal şartlar altında , eşit koşullarda ve sabit basınçta bir Seda Sayan'ın, benden çok daha mutlu olması şaşırtıcı gelmiyor kulağa. Yersem böyle yani..

Sonuç olarak; uzun vadede amaç ne ki?

***
İçimize işleyen yanıyla bu şiirde akıllarda kalsın..
şu yüce dağları duman kaplamış
yine mi gurbetten kara haber var
seher vakti burda kimler ağlamış
çimenler üstünde gözyaşları var..


31 Mayıs 2012 Perşembe

bana kurban bayramını resmedebilir misin abidin?

kendimi arıyorken olmaktan korktuğum yerdeydim. ilkokul 3. sınıfta ve kurban bayramı dönüşü ilk resim dersindeydim. bütün derslerimize giren öğretmenimize itelenmiş resim dersi de en a bize olduğu kadar ona da ızdıraptı. içindeki picassoya: dur b'oğlum iki dakka insan taklidi yap demeyen genç yeteneklere iki gündür dişlerimle entegre olmuş kavurmayı dilimle taciz ederken uzaktan bakıyordum. kenarı telli resim defterine ve monaminin 32 renkli pastel boyalarına sahip doktor çocukları ve gazetelerin promosyon olarak verdiği plastik kaplamalı 6lı renkli kurşun kalem sahiplerinin ta o zamandan inceden hissettirdiği kast sisteminde her zamanki gibi tam arada ve kayıtsız olarak hakemlik yapıyordum. tiz çocuk seslerinden yılmış öğretmenin kafa dinleme hayaliyle ilk 2 dakikada verdiği bayramı çizin çocuklar sesiyle start verilmiş ve koşu başlamıştı. kan kırmızı boyalara uzanan eller beyaz kağıdı kan gölüne çevirmek için yarışıyordu. bazıları hiç kırmızıya dokunmamıştı. onlar bayram ziyaretlerini çizip kesilen hayvanı görmezden gelecek, her şiddet olayında kafalarını başka yöne vericeklerdi. bazılarının siyah boyaya uzandığını görüyordum. onlar benekli veya simsiyah dana kesmişlerdi muhtemelen. içiçe kıvrım yapmaya çalışanların dili de tıpkı kesilen hayvanlar gibi dışarı taşıyordu. bense kıvırkıvır bir elipsi dört tane çubukla ayaklandırıp her yeri kırmızıya boyuyordum. elinde bıçak tutan bir adam, alna ufak bir dokunuş ve tamamdı kendimi çizimim. öğretmene göstermek ve dersin devamında sağa sola salça olmak için ayağa kalkmıştım ki öğretmenden morgan freeman vari bir sesle resimlerinizi göstermenize gerek yok çocuklar haftaya bakarım sözü duyulmuştu ve yerime oturmamı sağlamıştı. dana ve koyun kesenlerin oranlarını aklımdaki pasta grafikte çizerken sanırım ilk defa kendime sormuştum o soruyu:

benim ne işim var lan burada?

24 Mayıs 2012 Perşembe

İz bırakanlar

Yalnızlık hangi kente düşse acımtrak bir tat bırakıyor. Arka fonda ağırlıklı İstanbul'un olması durumu biraz daha dramatize etmiyor değil.. Lise mezuniyeti için hazırlanmış alelade bir movie-maker videosu gibi dursa da şarkının içeriğinden hiç bir şey eksiltememiş.
Her dinlediğimde "can dostlarla"  beraber sabaha karşı 5 te söğüt ağacı altında, hafif rüzgardan üşümüş kollarla çalınan bir bağlama eşliğinde, ikinci öğretim yaşanan bir hayatın efkarlı ama bir o kadarda keyifli zaman dilimlerine açtırıyor gözlerimi.
Ne dostlar gidince can kalıyor ne de can gidince dostlar.. orası ayrı..  realiteye karşı her daim boynumuz kıldan ince,
olur öyle

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Messi Vs. Hayrettin

   Messi ile karşı karşıya kalmış Hayrettin kadar çaresizim. Her karşılaştığımızda inadına kapadığım köşeye vuruyor. O vurdukça vurduğu köşede mesafeler uzuyor, zaman kısalıyor.Bile bile yiyorum ben de hep.

'Yapma!' diye bağırmanızın hiç bir yararı yok, ben yapmıyorum çünkü o yapıyor.
Attığı her adım malum sonuca biraz daha yaklaştırıyor ikimizi de.  Adımı o atıyor ben de yaklaşıyorum nedense. çaresizliğimi kırışmaya daha 50 senesi olan düzgün yüz hatlarında ayna gibi okuyorum, şifresiz hem de ne biçim.
Bütün 'fake' lerini de yiyorum üstelik. Hem de misler gibi.Sonunu bildiğim bu filmi bir kez daha izliyorum. Acıklı ama izliyorum işte lan.

Olaya Nasreddin Hoca da dahil olsun. Ulan Messi'nin hiç mi suçu yok? Hep yiyende mi kabahat?
Gülerken düşünememiş zihinler için, hiç bir zaman düşünememe yolunda ilerleyenlere bir selam da
ben çakayım en ünsüz halimle;
Beyninizde hiç mi kıvrım yok oğlum? Hayat bu kadar giriftken nasıl dümdüz oluyor onca yol?

Maymunun aynadaki götünü görmesinin ilk şahidiyim, bu yara cidden onu yaşatmaz!
Diyar diyar gezdiri mi bilemem, kefil değilim .
Aidiyet problemini, nüfus dairesinde çözmeye çalışanlara katılır belki de.
Mahalle muhtarı Ramazan amcayı yerinde bulabildiğim ilk günden beri bu dünyalıyım ben de herkes gibi, adresim var yerim yurdum belli hem.
Hem , oyunu olabildiğince adeletli oynuyorum, kaçtığım da yok biryerlere, hem küçücük bir köy haline gelen dünyada nereye kaçacağım? Plaza köpeklerine yem olurum kaçarsam.
Dayattığınız her şeyi de kabul ediyorum, boktan esprilerinize sırf insansınız diye gülmeye çalışıyorum, kağıda yazıp çöpe atmaya değmez sıkıntılarınıza teselli verirken şekilden şekile giriyorum, kendi Oscar'ımı kendime teslim ediyorum her seferinde,  haykırmıyorum hiç bir mallığınıza, insandır-noksandır, maldır-malaktır olur öyle diyerek ses etmiyorum.
Hayatta saçından ve işinden başka anlatacak şeyi olmayan gerizekalılıklara bile  katlanıyorum, katlanmasam cinnetim-cennetleri olacak, bir bok etmez hayatlarını ölüm gibi en anlamlı bir sona yaklaştıracağım diye korkuyorum içten.

Bir ağız dolusu siktirip gidin diyemeyişlerim, Hayatta birer ikame olarak yaşadığınızı kabullenmemden geçiyor, evet varlığınız lüzümsuz değil, inek  boku kadar anlamlı en az.
Hiç bir metafor yok burda, aynen yazıldığı gibi ve gerçek kıymeti kadar, inek boku.

Kapadığım köşe giderek büyüyor göz göre göre.
Kapamadığım köşe kimsenin umrunda değil, ben bile bilmiyorum o köşe matematiksel olarak neden küçülmüyor?
Doğru soruyu sormak doğru cevabı vermekten daha ehemmiyetli oluyor her zamanki gibi.
Ama milyon tane 'neden?' bir tane 'çünkü'  etmiyor.

Bu tezatı çözene tam 100.bin lira vereceğim.
(Bu kadar soru için bu kadar zaman az, çoğunu sallayarak işaretleyeceğiz beyler)


3 Mayıs 2012 Perşembe

Dağ ile Sohbet


Hastaymış Karakoç, Allah şifa versin O'na da hasta ruhlarımıza da...

Dağ ile Sohbet

Beyaz karlı, kara çamlı iri dağ                                                                                          
Heybet nedir, ne değildir? . De hele.
Geceleri yapayalnız kalınca
Uzlet nedir, ne değildir? . De hele.

Hiç başın ağrır mı, yoruldun mu hiç?
Birine küstün mü., darıldın mı hiç?
Sevdin mi, öptün mü, sarıldın mı hiç?
Hasret nedir, ne değildir, de hele.

Neşeyi ne tartar, gamı kim ölçer
Acı söz yarası kaç yılda geçer
Beklemek sancıdır, ayrılık hançer
Gurbet nedir, ne değildir? . De hele.

Düşlerine aldandın mı uykunun?
Kucağında büyüdün mü korkunun?
Taşınması zor mu zillet tokunun?
Dehşet nedir, ne değildir? . De Hele.

Ormanın var, pınarın var, kuşun var
Dört mevsimde bulut saçlı başın var
Bilmem amma bir uzunca yaşın var
Mühlet nedir, ne değildir? . De hele.

Abdurrahim KARAKOÇ
Suları Islatamadım(sh.96)