26 Nisan 2012 Perşembe

Böyleyken Böyle




 

Ömrümün güzel çağı!
İçimdeki bin heves,
her güzelin ardından tükendi nefes nefes...!

Artık Sevdâ yolunda ne dilimde bir Dua
ne mızrabımda şevk var
ne sazımda eski ses,
her güzelin ardından tükendi nefes nefes...
***

Gençlik geldi geçti bir günlük süstü..
Nefsim doyamamaktan dünyaya küstü..
Eser darmadağın, emek yüzüstü;
Toplayın eşyamı, işim acele

23 Nisan 2012 Pazartesi

19 Nisan 2012 Perşembe

FW: zihnin eylemsizlik prensibi hk.

istifamı görmezden gelip egosunu şişirmek için ıskartaya ayırdığından beri beni hayat; metrekare hesabıyla yürüyen hayatımın bu döneminde de sahipsiz acıları ve kederleri kapıma bırakan iyi aile çocukları peşimi bırakmıyorlardı. apansız çalan kapı zilleri ile kapıma bırakılan zarflar; kapalı zarf usulü beynimi en çok neyin kemireceği üzerine yasadışı bahis işine girmişlerdi. yeni yeni zarflar yeni yeni beyin zaafları.

mazoşistçe zarfları alıp dışkapımı kapatıyorum. ben ve uzun zamandır elektrik süpürgesi tutulmamış olmasından mütevellit toz topakları da ana vatanları olan koridordan odama doğru bana eşlik ediyorlar ama onların yolculukları little ceaser tarafından kesiliyor. ben ne zaman aldığımı bile hatırlamadığım pizza kutularının üzerinden sekerken tozlar; dominos, little ceaser ve papa john dan oluşan 3lü defans bloğundan geçemiyorlar. böylelikle survivor yerdeki elbiseler & bir hevesle alınmış enstrümanlar/oyun konsolları çekişmesini kaçırıyorlar. zarfları açmadan izlemeyeceğim filmlerin ve muhtemelen bilgisayarıma dahi kurmayacağım oyunların torrent durumlarını görmek için faremi 40 sayfa okuyup sonra elime dahi almadığım, kaldığım yer artık sanki önemliymiş gibi bir de kibrit çöpüyle ayraçlanmış kitabın üzerinde gezdiriyorum. torrentin durumu iyi. hızlı bir biçimde belli aralıklarla ileri alıp sonra izlememeye karar vereceğim 3 film büyük bir hızla iniyor. sonra çekyatın üzerindeki kirli çamaşırlarımı kucaklayıp öteliyorum ve kendime sadece bir kıçlık yer açtıktan sonra kıçımı yerleştiriyorum. bu sefer yine cömert davranmışlar. tastamam 7 zarf var. ritüelim az daha bozulacaktı. ilk zarfı bıraktıklarında bilgisayarda çalan şarkıyı ikinci zarf tanzimatında hatırlayıp tekrar açtığım günden beri her zarf ritüeline eşlik eden şarkımı açmak için insan üstü bir azimle yerimden kalkıyorum ve youtube un yolunu tutuyorum. ritüelim bozulmasın. nesrin sipahinin sesi odamda yankılansın.

eveeet. bakalım en az benim kadar harcanmış yılları olan bu hasta insanlar bozuk çıkmadığında sakızla değiştikleri bu ömürlerinden son demleri karbonatla şişirip şişirip bana fahiş zamanlarda itelemeye başlıyorlardı yine . her biri için ayrı ayrı glikoz yakmak 27 yaş bakımı gelmiş beynim için zulümdü. baskılarla balatayı yaktığım için ve kopmasına çok az kalan trigger kayışı gerginleştiğinden salak salak sesler geliyordu beynimden. ah bir de pert kaydı olmasaydı. bir nefeste 7 zarfı birden açıp okumalı ve sonra rastgele sıralamalarla düşünmeliydim. hepsi birbirine girdiğinde düşüncelerim yorgun düşüp uyuyabiliyordum. kimi kandırıyorum ki. zaten bir tek o şekilde uyuyabiliyordum. derin bir nefes alıp mektuplara girişecekken çenemin altındaki yaram kaşınmıştı. turgut uyar'ın güneşi bol ülkesindenden seslendiği:

senin tatlı yaran gelir bende kanar ey savaşçı
yık bütün kentlerini, ve güneşi bol ülkeni, koma
ve atların burun delikleri büyük ve güzel koşarlar
senin serin akşamına

gibi tatlı bir yara da değildi bu. kurumsal bir kimliğe yapılabilecek 9 kusurlu hareketten biri olan haftada bir traş olmanın getirdiği adi bir yaraydı bu. haftada bir traş olmak 3 bıçaklı traş bıçaklarını çabuk tıkadığı için artık bana hitap etmiyorlardı. banyo dolabında 3 açılı diş fırçamın yanında yatıyorlardı. 50 kuruşluk derbylerin alt kısınlarını kırıp el yordamıyla yaptığım usturayla traş olmak alışkanlık olduğundan elim kaymazdı kolay kolay ama işte tam bu sırada çalıştığım kurumsal firmayı ve ekmeği üç kere öpüp alnına koyarken büyük yemin eden yeminli tercümanı hatırlayıverdim. herkesin "ne yapabilirizin peşinde" olduğu, hiç bir şey yapmadıkları halde hep "yapıyor olacakları", nasıl olsa asgari ücretli gariban temizliyor diye 5 yaşında aldıkları tuvalet eğitimini unutuveren insanları barındıran kurumsal firmayı ve ne dediklerini anlayamadığım için yanıma aldığım yeminli tercümanın sigara içmek için terasa çıktığında maruz kaldığı muhabbet yüzünden "abi bir daha beni çağırırsan anam avradım olsun seni bıçaklarım" derken diyet tabağında bulduğu kepekli ekmeği öpüp alnına koyuşu gözümün önüne gelmese belki gülümsemeyip kendimi kesmeyecektim.

zarfları açmak gözümde büyüyordu. uzun bir yoldan gelmiş tedariksiz bir yolcu gibi bitkindim. cumartesi geceleri dışarı da çıkmıyordum halbuki. 27 yaşında tabu oynamak için cafe köşelerinde ergen hezeyanlarına da girmemiştim uzun süredir. starbucks ta parasını ödediğim için fotoğrafını çekme hakkına sahip olduğum kahvenin fotojenikliğine katkım olsun diye boyun da ağrıtmamıştım. birinin haftasonu gittiği bir kafedeki tiramisuyu balzac a mezarında takla attıracak tasvirlemesini dinlememek için attığım depar kaynak olarak gösterilebilirdi tezimde. sahip olmak için bankaların bana sahip olmasına tahammülüm olmadığından yürüdüğüm yollar da sanık. kadın anatomisini yakından bir daha incelemek için de olsa 5 dakikadan fazla tahammül edemediğim eski kaşarların piyasa fiyatları konulu sempozyum konuk listesinden çıkarıldığım için olabilirdi bu iç çekiş. vajinası foursquare de bildirim yeri olduğu halde namustan bahsederken en önde bayrağı düşürmeyen kız, filo çıkması arabayı boyayıp kilometresini düşürüp satmaya çalışan adamın kızı olabilirdi pekala. ve her ikisinden de kaçarken bu dangalak hayat çıkmazında facebook botu gibi her doğum gününe gülen suratlı kutlama mesajı yollayan, kilolu, twitterlı, formspringli, tumblrlı, kedi fotoğraflı bloga sahip, sinek gibi görünmesine sebep olan kaynak gözlüklü o saçma şeyle karşılaşmak kabusun tanımı olabilirdi. bence olmalı. eğer üşenmeseydim yetkili mercilere başvurup tdkda değişiklik talebinde bulunurdum. bitkin kelimesinin bitmişlikten geldiğini farkedişimden beri yorgun sıfatına tercih edişimin 5. yılı mutfaktaki bulaşıkların içinde oluşan tek hücrelilerin arasında çılgınca kutlanıyordu. bense yeni bir sigaraya uzanıyordum.

aslında bu insanların hiçbirine kızgın olmamamdı sanırım beni yıpratan. bir kin tutabilsem. hepsinin suratına bağırabilsem "allah'ın malları sizi. ulan sizin yerinize ben utanıyorum. nasıl bu kadar aptal olabiliyorsunuz ve üstelik aptallığınızı görmeyecek kadar bir daha aptal? bu aptallıkların üstüne kat mı çıkacaksınız daha? aptallıkta bir dünya markası mı olacaksınız?"
ama diyemiyorum işte. demişler ya "anlamak affetmektir" hepinizi affediyorum. kendim dışında herkesi affediyorum. aslında affederken zorlanıyorum ama affediyorum.

facebookta kendi iletisini beğenen, seni de affediyorum
macbook air ile yürümek bir podyumda yürümekle eşdeğerdir diye reklam yapan, seni de affediyorum
bu zokayı yutup 24 ay taksitle apple ürünü alan, seni de affediyorum
adam akıllı bir kitap okumayıp kimle yattığını anlatan kımıl zararlısı pucca nın imza gününe giden genç kız, seni de affediyorum
zippo, marlboro, araba anahtarlığı üçlüsüne banka kredisi ile girip eve dönüşte kır pidesi alan arkadaşım, seni de affediyorum
şirketin parası ile aldığın ürünlerde mal sahibi beyanında bulunan satınalmacı, seni de affediyorum

kendimi affetmiyorum ama.
"insan, insanın zehrini alır." sözünün doğruluğundan bir an bile şüphe etmediğim halde bu hissiyatları tamamıyla kimseyle paylaşmadığım için,
kalabalık bir kalabalıkta yüze sürülen boya ile doğru orantılı öne çıkan kızların arkalarında sevmek için ödün vereceğim bir kız aramaktaki üşengeçliğim için,
bu üşengeçliği "ben seni severim ama düzenim bozulur" diye meşrulaştırdığım için,
bir hevesle alınıp kenara attığım enstrümanlarım için,
başlamadığım kitaplar için,
izlemediğim filmler için,
avuç açana verecek bozuk param olmadığı için,
yemeksepetinden söylediğim her sipariş için,
yeni bir insan tanımamak için verdiğim büyük mücadele için,
anlatılacak onca şey varken, he iyiymiş diye geçiştirdiğim her muhabbet için
olm sen niye böylesin? sen ölmüşsün. ruhun 40-50 yaşına girmiş arkadaşa sadece gülümsediğim için
aptal cennetinin kapısından onlarca kere döndüğüm için,
kendi cehennemimi kendim inşa ettiğim için

yiyim zarfını da zaten. ritüelmiş. okumuyorum artık zarf marf. bundan da sıkıldım. sigarama şu şarkı eşlik etsin. gidip yatacağım zaten.

12 Nisan 2012 Perşembe

Yalanların Beni Avlıyor!

-Olmayacak dedi her tarafı yara bere içinde olan, sanırım hiç bir şey eskisi gibi olmayacak, ve eskisi gibi olan şey iyi olanıydı aslında.
-Neden olmasın diye çıkıştı sapasağlam , özgüveni ve heycanı dopdolu gözüken ;
  Hem bu hale gelene kadar hep aynı şeyi sayıklayıp durdun dedi yıllardır.
- Sayıkladığım şeye doğru tümden gelmiyorum dedi ilki, tam olarak tümevardığımdan  böyle;
   böyle olduğu için sayıklayıp duruyorum anlayacağın.
- Bak işte dedi diğeri, gidip gelmekten yorgun düşmüşsün, zihnin her gidip gelişinde bir şeyler eksiltmiş senden.
- Soluksuz kalman için maraton koşman gerekmez dedi ilki yeniden kızarak, düşünürken yorgunluktan    baygınlık geçirmemek için saf-salak olmak gerek çoğu zaman hayatta. Hem sen sürekli saf ayağına yatarak böyle pozitif kaldığını hala göremiyor musun?
- Hayır dedi diğeri sen benim başladığım yerde bitirdiğin için ,geri kalanını göremiyorsun resmin, karanlık dünyandaki küçük çemberde koşmaktan yorulmuş harabe olmuşsun , kısır döngün de bile bir kısırlık var .
-Böyle süslü laflar bırak beni rahatlatmayı ,dalga geçiliyor hissiyle dolduruyor dedi kılcallarımı, anlasana artık,
"yalanların beni avlıyor,"  insan kendi vicdanına karşı bu kadar rahat yalan söyleyemez!
 Vicdanının fazla kullanılmışlıktan yıprandığını anladı adam, bu kavgaların yıpranmışlığını katmerleyeceğine hiç şüphesi de yoktu, vazgeçti kavga etmekten yorgun vicdanıyla.

Bir sigara iyi gelir, gazını alırdı belki,
Efkarlı türkülerden garip ve farklı bir zevk alma eşiği hayli geride kalmıştı nasılsa
Arka fonda  toprağa döksen 100 yıl ot bitirmeyecek acılıkta bir yanık türkü bir klişe olarak gecenin sonu olsundu madem


30 Mart 2012 Cuma

dejavu tarihi

  'hayatın adaleti yok be abi' ye rastlar dejavunun buhranlı farkediliş tarihi.
Adaleti olsa ne olacak sanki? Yarın uyandığımızda hayatın kazaya kalmış özürlerini ilettiği bir çiçek mi belirecek kapımızda?
  Varsayalım ki geldi bu özür. Kaybettiklerimizi geri getirmek için hayatın hangi özeliğinden medet umacağız adaletinden sonra. Hem bu notun altında 'sen de haketmiştin birader' yazıyorsa topu kime arapası atıp derin bir nefes çekeceğiz cigaramızdan?
  Kendi içimizi kendimiz oyup, Lokman Hekim'den çare beklediğimiz günden bu yana bu oyunu kurallarına göre oynamıyoruz aslında. Şarkılarda Lokman Hekim'e gönderme yapmaktan vazgeçmeyişimiz, içimizi boşaltırken bir kürek daha eksiltiyor belki hem.
  İçimizdeki parmaklıklara hapsettiğimiz diğer biz, bir başka 'fight club'  dejavusunun hormonlusuyken,
Hakimlere bişeyleri şikayet ediyoruz. Yavşak olan 'biz' in parmaklığın dışında oluşunu kabullenemeyişimizi başkaları çözsün istiyoruz, ya da çözmesede şikayetçi oluyoruz filan. 
  'Farkında olmak mutsuzluktur' lafının bünyeye sülük gibi yapışmasından sonra, ne suçu ne de medeti başkasından bilmeyişim bundan.

Not: İşbu satırlar akreple yelkovanın geceyarısını süpürmesinden çok sonra bu şarkı sözlerine binaen zihnimde uçuşup durdu.



27 Mart 2012 Salı

bir ayrılığın anatomisi

-buraya kadarmış demek?

dedi kız. erkek zoraki gülümsedi. kızın ayrılık için her zemini, hemzemini hazırladığı gün gibi ortadayken bu ayrılık onun talebi gibi olmuştu istemeden de olsa. terkedilmenin o şefkatli kollarında bu gece ve önümüzdeki en fazla 5 günde kızlar arasında yeni bir olay yeni bir dedikodunun verdiği heyecanı düşündü gözlerinde. oskar jürisi ne kaçırdığını bilmiyor? aklından böyle kısa, net ve saçma düşünceler geçiyordu. saate bakmak istiyordu ama ayrılığın da aşka dahil olduğu zamanların gerisindeydi. ayrılık anının bir bitişi haklı çıkarma davasında kelepçeliydi. kaç zamandır yürümeyen bu ilişkide ikisi de yıpranma pay kotalarını doldurmalarına rağmen erkek daha bir vakurdu sanki. amortismanı yarı yaşında birinin bütün hayatındaki hüznü karşılayabilecekken hem de. sahi benim yarı yaşımda ben ne yapıyordum diye düşündü. radyolu 18 vites bisikletini hatırladı. bir kere neredeyse arabanın altında kalıyordu. radyolu bisikletler yasaklanmalı diye düşündü sonra da artık üretilip üretilmediğini. yine aklından bağımsız kısa, net ve konuyla en alakasız şeyler geçiyordu. vücudu ayrılığa an ve an görgü tanığı olurken beyni oradan olabildiğince uzaklaşmak istiyordu. peki ya elif diye düşündü. elif'e ne olacaktı? arap alfabesi elifle başlamıştı. benim hayatım da kızımla başlayacak, çok mu diye düşündü. beyni olan bitenin son kısmına yetişmek için yakınlaşıyordu. son söz ve arkadaşa eşe dosta teşekkür edilen kısım gelmişti. creditler geçiyordu. garip ve sabit açılarla yaşanmış bu fransız sinemasına benzeyen aşkta tam da olması gerektiği gibi orta yerde canal + işareti belirdi. yüreği darlandı. ayrılık seansında yarıya getirdiği paket artık kesmedi.
söyleyecek son bir sözün var mı? diye sordu kız. erkek paketten yeni bir sigara çıkardı. tam filtre kısmından kırdı, normalde yakılması gereken düzgün kesilmiş kısmı dudaklarına götürdü ve ön taraftaki salkım saçak tütünleri çakmağıyla tutuşturdu. kendi imkanlarıyla yaptığı bu filtresiz sigaradan derin bir nefes çekti;

-seni sevmek benim için bir onurdu.

22 Mart 2012 Perşembe

Gidenlerin ardından

Bir sevgili gittiğinde; uzak, eski, küçücük bir caminin, içinde birkaç yaşlının oturup da ölümü beklediği avlusundaki hevesli sözleri de alıp gitmiştir..
Tarık Tufan 



20 Mart 2012 Salı

Hiçbir şey planlandığı gibi gitmedi

Hiçbir şey planlandığı gibi gitmedi işte, elden ne gelir ki? Yeni bir plan yapmak belki, tutmayacak yeni bir çöp daha. Sabahları kazınırcasına kalkılan yatakta; bok vardı sanki onları düşünecek diye küfür edilecek yeni yeni zaman kayıpları. Gitmiyor işte, her şeyin hayırlısı, olmadıysa vardır bir hayır diye kendimizi avuttuğumuz, tembelliğimizi meşrulaştırdığımız, atılan sosyal yönden garipliği tavan yapmış borsa çökertmiş yanlış başlangıçlarımızın hiç bir suçu yokmuşcasına, hayırlısı oldu bence abi diye bürüdüğümüz mantığa, ve olmayışların ördüğü depresyon hırkasına ah edemez olma kaşarlığının nesini meşrulaştıracağına hayret ettiğimiz planlar silsilesi hani.

Ben şimdi söze böyle başlayacağım, o da bana bunu dese konuşma şu yöne gider diye düşündüğümüz, planını bir mimarcasına yaptığımız o diyalogların daha ilk cümleden dümeninin kırıldığında çarptığımız buz dağı kadar tanıdık aslında. Ne diye sorulacak olursa bu tanışık olunan buz dağı. Boşa geçmiş bir planlama denir en basitinden. Şehir bölge planlama bölümünden mezun olup yukarı dudulluda oturan birer lisans mezunu işte herkes. Ah be abi buralar benim planladığım gibi olsa ne güzel olurdu iççekişleri metafor kavramına; yeter lan artık bu neyin mücadelesi dedirtir işte. Şunları bunları yazarım diye başlanan yazının geldiği son noktadır yukarı dudullu. Yazı bile planlandığı gibi gitmedi işte.

Abi şuraya bir büfe açsak günde 100 tost satsak kendini çevirir planları da eşten dosttan toplanan borca dayalı sermayeyi batırır. Abi ben bu kodu yazsam yazsam 3 sene yazarım sonra proje yöneticiliği diye kendini kandırabilen bir plana inanan mezun daha ilk yılında çok çalışır yatay geçiş yaparıma inanmadı mı? İlkinin olmayışında kime suç attı? Onaylanmayan bir başvuru, reddedilen bir çay içme teklifi kaç kişiyi rakı şişelerine gömdü? Hayalle plan arasındaki çizgiyi kim çizdi? Suya düşen her plan kaç kişinin gözünde tulu suya dönüştü? Bilinmez. Sayılmaz.

Beş sene sonra kendinizi nerede görüyorsunuz sorusuna elle tutulur bir cevap veremeyen insanı işe almayan insan kaynakçısının maksadını beş yıl sonra anlamış biri olarak buna zaten cevap veremem. O soruyu bugün sorsa yine verecek bir cevabım yok keza.

Hiçbir şeyin planlandığı gibi gitmemesi konusundan çok dram ve çok gözyaşı çıkarılabilir biraz kazılsa ama konseptin kendisi kaypak aslında. Yani izafi kişiden kişiye. Suya düşen her planın ardından ölülerin şafağı filmindeki gibi ayağa kalkıp anlamsızca koşadabilir veya kestirme yoldan direk şafağı da sikilebilir. İlk senaryoda düşe kalka bu hayatı yine bir sapa entegrasyon olmadan da bitirebilir, youtube da milyonlarca kez izlenmiş bir motivasyon videosunda ismi de geçebilir.

Hiç bir şey planlandığı gibi gitmedi be abi. O yüzdendir bu iç burukluklarım, ondandır bu yakarışlarım tadında emovari sözlerle ve ya Halil Sezai gibi muhatabı belli olmayan isyanlarla işim olmaz artık benim bu yaştan sonra. Hayatın ta kendisi bu. Pembe panjurlu ev planıyla gelinen yolun başında, kendini Iron Man Yalçın Gülhan’ın yatağında bulan Serpil Çakmaklı gibi yataktan kalkıp mabadını domalta domalta kanepenin üzerinde ağlamanın manası yok, açıklaması da. Olmayınca olmuyor.

Olmayacak.


19 Mart 2012 Pazartesi

Aptallar bile cennette

-Aptallar cennetinde mutlu olmayı beceremediğim için mi kınanacağım? benden uzak olsun böylesi bir mutluluk! Asırlık hüznüme karşılık teklif edilen sözüm ona couplelik yaşam sevincini şiddetle reddediyorum. Başka bir nedenim yok, insan olmayı başaramamaktan korktuğum için reddediyorum..
(Dücane Cündioğlu)

15 Mart 2012 Perşembe

Kozaların Sessizliği

Kozalar içindeyiz,
Kendimizi içine sakladığımız koza, olmak istediğimiz şeylerin hayal gücümüzdeki yansıması ve dışarıya yansıtılması ile oluşan, dışardan içi görünmeyen ama bulanık da olsa dışarıyı gösteren kendi kozamız.
Olmak istediğimiz gibi olamayınca, olmak istediğimiz gibi olduğumuzu sanma yanılgısıyla izliyoruz dışarıyı.
İpek böceğinin ördüğü kozadan binlerce kat daha girift bu kozalar, bu karmaşıklığına rağmen aslında birer sanat harikası değil; çünkü hayranlıkla izlenecek hiç bir tarafı yok, tam aksine farkedildiğinde karmaşık olduğu kadar iğreti vermekte.
İçerden ve dışardan incelendiğinde farklı görüntü aksettirdiği için tam bir yanılsama ve bu yanılsama da diğer tüm yanılsamlar gibi gerçeğin üzerine şeffaf ama görünmez bir örtü örtmekte.
Dış kısmını gördüğümüz kozalar da , kendimizin başkalarından izin almadan onları içine soktuğumuz kozalar.
Hızlıca paketleyip, nihayetlendirdiğimiz kozalar.
Adil mi? - değil. Gerçekçi mi? - hiç değil. Mutlak mı? - hiç mi hiç değil.
Hem kendimizi hem dışımızdaki varlık alemini istediğimiz gibi görüp, istediğimiz gibi gösterme aptallığı ile örüyoruz tüm bu kozaları.
Tüm bunları yaparken gayet sessiz ve sakiniz her nasılsa.

madem böyle, birileri birşey anlatsa fena olmaz


19 Şubat 2012 Pazar

hande yener den istiyorum teşekkürler

kamera çekiyor mu? hah tamam. başlayalım o zaman
irdeleyelim inceden:

tanıdın zannettin beni üç yılda : bir insan sevgilisini 3 yılda tanıyamayacaksa bu sevgilinin suçudur. sen 3 sene kendini benden sakla ondan sonra tanıdım zannedeyim. siktir git.

iyi günde sen, kötü günde sen
nasıl desem! teşekkürler, teşekkürler : kilyosa falan gitmiştik ama yağmura yakalanmıştık. sucuk mangal falan iyiydi. bunlar bile bundan daha vicdanlı bir söz. en azından yaşanmışlık var. 3 senedir yaşanmışlık falan yok. ben iyi günde yaşıyorum kötü günde yaşıyorum sen de oralardaydın.

ayrılık aşkın sessiz kardeşidir
kim kimin bilmem kalpte son eşidir
bunca yıl seninle geçti ve son kez
teşekkürler, teşekkürler, teşekkürler : ayrılık aşkın sessiz kardeşi, bir sokak kedisinin sessiz çığlığı, ağlayan palyaço falan işte. bir de teşekkürler, rica ederim falan.

ne yaparsan yap, her zaman iyi ol
ne olur durdur hüzününü
bilirim korkma ilk gün hep zordur
son lafım budur;
teşekkürler, teşekkürler. : böyle bir şey söyleyen insanın egosuna sokayım. ben gidiyorum diye çok çok üzüleceksin biliyorum, iyi ol, kib, aeo, bye. bilirim diye başlayan her cümledeki egoya da sokayım yeri gelmişken. he bilirsin, bir sen bilirsin zaar. her şeyi benden önce yaşadın falan ya.

ayrılıkta benden vazgeçemeyeceksin ama ben gidiyorum. üzülme tamam mı? kendine sakın bir şey yapma sakın. çok iyi ol falan gibi gövde gösterisi yapmaya çalışan megalomal insanlara ağız dolusu küfür ederken bunu slow müzikle sanki çok acı bir olaymış gibi gösteren hande yener e, bunu slow şarkıymışcasına çalan slowtürk e, slowtürkten başka radyo dinlemeyen servisçimize buradan el sallıyorum.

14 Şubat 2012 Salı

günde 15 doz sigaradan evvel

Kireç döküp yakmak istediğim anlar, anılar, insanlar ve insancıklar için,
gel gel gel diye şarkı yazıp; yeniyetme , anlamsız , lafıngelişi ve bir o kadar da boşbeleş duygulara pazarlanan, kafiyeli lafları sunan günü birlik şarkılara öyle değil böyle demek için,
bir ağız dolsu s.ktir git deyişlerimi , deyişlerimizi iletme zamanı


13 Şubat 2012 Pazartesi

renklere takılmadan dinlemek

Ne türkünün neden fincan üzerine kurgulandığını anlayabildim,
ne fincanın etrafındaki renklerden sonraki bahsedilen aksiyonları ilişkilendirebildim,
ne de Türküleri bu kadar sorgulamamın mantığını çözebildim.
kafiyeler de kısmen olmamış zaten..
ama her dinlediğimde beni de , benden de aldı götürdü


12 Şubat 2012 Pazar

Anlamsız günün gereksiz burukluğu

Sevgililer gününün gelmesinin hiçbirşey ifade etmemesinin gereksiz burukluğunun yaklaştığını hissediyorum...
geçse de kurtulsam

7 Şubat 2012 Salı

bi uyu uyan hele

Bi çaresi bulunur elbet diyerek geçmiş yıllar,
Bi çaresi bulunur elbet diyerek geçecek yılların habercisidir elbet.
Ulan her ne olursa olsun bi çaresi bulunur ya da bulunabilirse eğer, neden hala üzüntü yada keder kelimelerini her gün cümle içinde kullanıyoruz, hem de öznesi gizli değil iken?
Ölüyorsun, bi çaresi bulun elbet olmuyor da, ölenle ölünmez olup avuntuya devam ediliyor, sen duymasanda..
Madem her bokun bi çaresi varmış, ruhumu çarmıha germeyeydim iyiymiş..


1 Şubat 2012 Çarşamba

Tezatlar Anaforu

Madem tezatlarla yaşıyoruz
Madem noluyo lan! deyip sayıklıyoruz,
Madem Necip Fazıl'a özenilerek yazılmış bir şiir bile enfes olabiliyor
Madem "madem"lerle yaşıyoruz

o zaman..

Yokluğumun Resmi

Attığım her adım benden uzakta
Bastığım her yerde yokmuşum meğer
Çırpınırken 'ben' denilen tuzakta
'Ben' bana saplanan okmuşum meğer..

Aklım kumsal iken, ben toz paresi
Çıktıkça yükseğe, alçalır oldum..
Düşündüm, derdimin nedir çaresi
Susarak konuşmak, sonunda buldum..

Esrarlı vuslata bir adım kala
Hasretin vecdiyle, ben kement attım
Yürekte boğulmak, ne güzel bela
Battıkça kurtuldum, çıktıkça battım..

Görünmez cevheri buldum diyerek
Körlüğü kör ettim, deli bir taşla
Bilmeyi bilmeden, bildim diyerek
Boşluğu doldurdum, dolu bir boşla..

Nasılların sebebini sorarken
Sualimi cevapladım niçin'de
Çokluğumda yokluğumu araken
Yalnız kaldım yığınların içinde..

Satır, satır böldü beni heceler
Her kırkımı, kırka yardım savuştum
Boşluğumu kucakladı geceler
Sessizlikte, gürültüyle boğuştum..

Var'da yoku, haykırırken her seda
Aklım ki, aklımı başımdan aldı
O'na gidiyorum, bana elveda
Sonsuz olan sona, bir nefes kaldı..

****Uğur Işılak

ve madem tezattan bahsettik, arka fonda da yorum çalsın

savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkeye,
zaman ki sana hasta oldu; incelikli haytasın.
nüksederken raksına mahallenin maşallahı, eyvallahı...
güzelleş be oğluuum! şimdilik ölümüne kadar hayattasın.

şimdilik ölümüne kadar hayattasın.

29 Ocak 2012 Pazar

Acıya Gülmek

öpüyorsam ayrılığı gözünden
söküyorsam yüreğimi göğsümden
geçiyorsam gözlerinin içinden
sana olan sevdamdandır bilesin
geçiyorsam bir çiçeğin özünden
sana olan sevdamdandır bilesin

meğer ne yalnızız insan olmuşsak
yaprak gibi dalda sessiz solmuşsak
yeri gelmiş acıya da gülmüşsek
sana olan sevdamdandır bilesin
yeri gelmiş ayrılığa gülmüşsek
sana olan sevdamdandır bilesin

biliyorum sen yine
parmak uçlarında üşüyorsun.
aramızda kıvrılıp yatan uzaklığa inat, ayaklarınla kasıklarımın kasırgasını,
ellerinle yüreğimde yaktığın ateşi düşlüyorsun.
sularımız sızıp karışıyor ay karanlıkta
ve çırılçıplak bir ırmağa dönüşüyoruz yatağımızda.
apansız pencerende gülümsüyor güneş, ne güzel!
bütün parmakların tıkır tıkır işliyor.
iştahla biliyorsun, yaşamaktır aşk
geceyle gündüzün sessiz geçişimidir bir uyku boyunda
delice bir yangın parmaklarının buzulunda
ah şahrud,
her yerimiz nasıl da şaşırıp kalmaya istekli...

karşılıksız sevebilmekse sevda
gerçek seven küle dönmüş her çağda
elim kolum bağlanmışsa kıyında
sana olan sevdamdandır bilesin
seydunayım gebermişsem kıyında
sana olan sevdamdandır bilesin

28 Ocak 2012 Cumartesi

Sevgili Yıllık (0-1)

Sevgili yıllık,
bu sana ilk seslenişim, hatta herkese ve herşeye...
Kendimce merhaba deyişim, herkesin ağlayışıma gülmesi falan...
Dünyanın en güvenli yerini terkedip ne olduğunu bilmediğim bir yere açıyorum gözlerimi..
Deli gibi ağlıyorum, kimse anlamıyor. Çok sonraları çokca yaşayacağım bu manzaraya idman yapıyorum!
Dünyanın en merhametli,şefkatli,samimi ve tam anlamıyla 'içten' yerini bırakıp da geldim.
Bu yeni geldiğim yerin kahpelik ve yavşaklıklarla dolu olduğunu çok sonraları algılayacağım için şimdiden mevzu bahis yapmaya gerek yok,bahsedecek uzun yıllarım olacak daha hem...
Hiçbir boktan şeyi umursamayıp yatıyorum gece gündüz,miss..
Herkes etrafta dolaşıp kendi meşrebince şirinlikler falan yapıyor,anlamıyorum..
Çok sonraları yine anlamayacağıma o zamandan eminim ama..
Tam anlamıyla yiyip içip yatıyorum,sonra sonra dişler çıkıyor kemiriyorum falan..
Gelen giden beni öpüyor .. Tanımıyorum henüz ama seviyorlar falan,yine anlamıyorum..Sanırım birşeyleri anlamak için çok erken..Bekleyip görelim modunda anlamsızca bekliyorum, henüz bir kaktüsten pek farkım yok..az daha büyürsem daha anlamlandırabilirim herşeyi ümidiyle yatmaya devam