20 Aralık 2011 Salı

Okunası Kitap(3)-Kraliçenin Pireleri

Hayatın çelişkilerle dolu olduğu gerçeği ile yola çıkıp, her köşebaşında bunu basit örneklerle avucumuza zorla sıkıştıran bir kitap 'Kraliçenin Pireleri'.
Aşka,hüzne,çelişkiye,yorgunluğa,mahçupluğa,eksikliğe,tekdüzeliğe,umuda,klişeye,yavşaklığa,suçluluğa ve hasılı insan dair ne varsa mutlaka temas ediyor biryerlerden.
"sorun şu ki Tanrım, gömleğim önden yırtıldı" yazısı ile Nuh tufanına açıyorsunuz gözlerinizi, mahcubiyetten, saflığın yitirilmişliğinden...
kitap bir şarkıysa türü kesin arabesk, ufaktan rendeliyor içinizi..

-kitaptan bir bölüm-
kalbime sıkışmış bir hayvan içimden kemiriyor bedenimi. sık sık uyanmam bundan gece yarıları. çalan her telefondan ürküyorum. yastığımla başımı kapatıp kurtulmaya çalışıyorum. söyleyebileceğim hiçbir şey yok. artık buradan gitmelerini ve başka kâbuslara düşmelerini diliyorum.
bu gecenin hiç bitmeyeceğinden korkuyorum. yaşlı kadınların hayatlarını çalıyor kargalar. her sabah evlerin önünde siper tutuyorlar. işte böylesi endişeler çınlıyor kulaklarımda. böylesi gereksiz, böylesi saçma.
tanrım biliyorum senden çok şey istiyorum.
ve biliyorsun ki artık bir başkası yok.
ve biliyorsun ki kalbim yarılacak.
biliyorsun ki geceler uzamaya başladı.
biliyorsun ki,
“yalnız hüznü vardır, kalbi olanın.”

19 Aralık 2011 Pazartesi

Zeynebim

Erkan Oğur bu türküyü her söylediğinde, aslında o kadar da kötü  ve samimiyetsiz bir dünyada varolmadığımıza olan inancım artıyor. Biraz Zeynep'e aşık olup sonra gelin olmasına hüzünlenirken buluyorum kendimi.

saf aşkın , sevginin, konsantre halini Zeynep üzerinden yanıbaşımızda mırıldanıyor. hüzünlendirirken bile ümit zerkediyor

12 Aralık 2011 Pazartesi

Bir kuş giderken neler götürebilir ki yanında?

Her sabah pencerenin kenarına konan kuş artık gelmez olmuştur.Bayat ekmek kırıntıları,alıngan bir kuşun geride bıraktığı son parçalardır.Kimbilir hangi hoyratlığına alınıp gitmiştir buralardan.
Birkaç sabah daha merakla pencerenin kenarına baktığınızda,kırıntılar hâlâ oradaysa,küçük bir iç burkuntusu hepsi o kadar...

Bir kuş giderken neler götürebilir ki yanında?

Oysa bir sevgili giderken pek çok şeyi alıp gitmiştir.
Utangaç ilk dokunuşları,
akşam vakti sinema çıkışında yağmura yakalandığınızdaki sarılmaları,
kimi sayfalarındaki satırların altı çizili şiir kitaplarını,
telefon konuşmalarındaki ağlayışlarını,
soğuk bir havada boynuna doladığın ve onun kokusu sinmiş kaşkolu,
karşılıklı içilen kahvelerin değişmez fincanlarını,
filmlerden ezberlediğiniz ve birbirinize söyleyip durduğunuz replikleri,
arkadaşlarınızla birlikteyken kaçamak olarak birbirinize fırlattığınız şehvetli bakışları,
doymamacasına dinlediğiniz bir Ortadoğu ezgisini,
Balat sokaklarına gizlediğiniz gülümsemeleri,
sık gittiğiniz bir lokantanın kokusunu,
evlenince ilk hafta yapılacak yemekler listesini,
simidin yanında şekersiz içilen çayları,
minicik ağızlarıyla kurşun emen çocukların acısıyla burkulan yüreğini,
tülbendine,hain bir bombardımanda ölen kocasının kanı bulaşmış ve ağlayıp duran kadının hüznüyle kan çanağına dönmüş güzel gözlerini,
bir ebru deseninden ayırt edilemeyecek ellerini,
unutulmuş bir randevudan kopan tartışmaları,
kendi elleriyle yaptığı ve tuzun fazla kaçtığı bir yemeği tadarkenki yüz buruşturmalarını,
her gece ayın şekline bakıp verdiği yeni isimleri,
saçlarını çiçek tarlasına dönüştüren minik tokaları,
çocukluğundan beri sakladığı ve artık parçalanmaya yüz tutmuş,sağından solundan ipler sarkan bez bebeği,
solgun gecelerin ayazında birlikte edilen duaları,
hayata ve insan olmaya dair bitimsiz konuşmaları,
küçük sakarlıkların ardından gözlerimizden yaşlar getiren kahkahaları,
sokak lambasının neşeli ışığıyla paylaşılan yalnızlıkları,
cızırtılı bir radyoda çalan şarkıya dans ederek eşlik edişleri,
bazı satırlarındaki mürekkebi gözyaşlarıyla dağılmış mektupları,
lunaparkta bindiğiniz atlıkarıncadan birbirinizin elini tutma isteğini ve çocuklarınkine karışmış neşeli bağırışları,
gözden uzak,eski,küçücük bir caminin,içinde birkaç yaşlının oturupta ölümü beklediği avlusundaki hevesli sözleri,
sudan sebeplerle edilen bir kavganın ertesinde özür dileyebilmek için bahane aramaları ve mahçup bakışları,
kaybettiğimiz iyi dostları anarken gözlerinin dolup dolup taşmalarını,
onun yüzü,bakışları,elleri,hüznü,sevinci,hayatınıza girdiği ilk andan itibaren yaşanılan her ne varsa alıp gitmiştir sevgili.

Bir sevgili gittiğinde,ona baktığınız gözlerinizi de alıp gitmiştir.

Bir sevgili gittiğinde,altında onunla dolaştığınız gökyüzünü de alıp gitmiştir.

Bir kuş,bir sevgili...

İnsan kaybettikleriyle insandır.

**Tarık TUFAN**

6 Aralık 2011 Salı

Beni yeniden doğur

Seni görmem gerekiyor anne...

Önce ellerimi tut. Sonra senden başka kimseler bilmesin burada olduğumu. Ne cevap ver çalan telefonlara, ne de çalınan kapıları aç. Farketmesin hiç kimse evde olduğumuzu. Koyu bir sessizlikte gizleyelim varlığımızı.

Sen bana çocukken gizlendiğim odalardan bahset. Kaçtığım sokak köşelerini, uzun uzun arayışlarını, bulunca içtenlikli sarılışlarını anlat. Benimse gizlenmekten vazgeçmeyişlerimi. Ben sana gidemediğim ülkelerden söz edeyim. Rüyalarımda tam kaçarken bacaklarımın tonlarca ağırlaştığını, adım atamadığımı, yakalandığımı, terlediğimi anlatayım. Sen bütün rüyalarımı hayra yor.

Ellerini saçlarımın arasında gezdir. Gözlerimin üzerinde gezdir ellerini. Yaralarımın üzerinde gezdir, ellerin şifa olsun. Çocukken dizlerimde bir türlü geçmeyen, acı veren yaralarımın nasıl iyileştiğini anlat. Ben görünmeyen yaralarımı anlatayım.

Benim için kaygılan, acı çek, tedirgin ol, gözlerin dolsun...

Benim için yalan söyle, telaş et, ağla.

Ben sana pişmanlıklarımı anlatayım. Sen yargılamadan teselli et. Gözlerimi kaçırayım gözlerinden, utanayım. Ellerinle tut yüzümü, gözlerini gözlerine çevir. Soluklarını hissedeyim yüzümde. Sesin dua olsun, yüzüme üfle.

Ellerimi tut, senden başkası bilmesin burada olduğumu. Her kapı çalınışında tedirgin olayım. Başımı göğsüne yasla, eskiden kalma bir türküye sığınalım.

Sen bana yol ol. Bütün tuzaklardan emin olayım.

Sen bana sabah ol. Bütün karanlıklardan emin olayım.

Sen bana tövbe ol...

Bana yeniden gebe kal. Yeniden sancılar çek gece yarılarında. Beni yeniden doğur. Masumiyeti hatırlat. Günahlarımdan sıyrılayım.

Sen Meryem ol, ben İsa olayım.

Susayım doğar doğmaz, hiç konuşmayayım. Yıllar geçse de konuşmayayım.

Sükutum senin günahın olsun. Seni, benim yerime çarmıha gersinler.

Korkularım tüketsin beni. Sana ihanet edeyim, sen yine de beni affet.

Ben gözlerimi gözlerinden kaçırayım. Sen ellerinle tut yüzümü gözlerimi gözlerine çevir. Utanayım utangaçlığım ölümüm olsun. Gözyaşı olalım ikimiz de.

Bana kaybettiklerimi buldur. Benim için dizdiğin tespih tanelerini anlat. Uğruna gözlerini verdiğin ince tığ işlerini. Birlikte sırtladığımız çuval dolusu kazak yakalarından kazandığımız paralarla bana aldığın fiyakalı spor ayakkabılarını, eşofmanlarımı anlat.

Ben sana, çalıştığım atölyelerde en çok seni özlediğimi anlatayım. Aldığım haftalıklara elimi bile sürmeden sana getirmek için koştuğumdan söz edeyim. Senin her söylediğine nasıl inandığımı anlatayım.

Bana geçmişi anlat ama zamandan merhametli ol bana.

Ellerini yüzümde gezdir.

Sen benim yaşamımın en bilge yüzüsün.

Beni yeniden doğur...

Tarık Tufan

4 Aralık 2011 Pazar

Okunası Kitap(2)-Yavaşla

Hızlı olan, hızla tüketilen, çabuk vazgeçilen,
muhabbetler, alışkanlıklar ve ilişkiler.
Modern hayatın kendisi gibi bireyler peydahlaması,
hızlı yaşayıp genç ölmeye çalışan, ve malesef bunu başaran, ama asıl görmesi gerekenleri malum hızından dolayı ıskalayan, samimiyetsiz ve içi boşaltılmış hayatları kutsayan bir zümre oluşturdu.
bize ait olan her ne varsa bırakıp, dönemin yavşak öğretilerini cilalayıp özümsedik.
sakince durup düşünme fırsatı vermedi bu öğretiler bize, koşup koşup yorulduk.
oysa herşeyin daha basit bir açıklaması olmalıydı, ve vardı da;
kitapta da sıklıkla vurgulandığı gibi;
yavaş güzeldir!

Kemal Sayar, yavaş yavaş ,sakin ve olması gerektiği gibi yaşayalım diye kaleme almış.
Yavaşla!

26 Kasım 2011 Cumartesi

Okunası Kitap(1)-Korkma ben varım

Tabiki Murat Menteş..
Çok iyi dil bilgisinin,fırlama ve şaşırtıcı benzetmelerle ,zekice bir kurgunun üzerine oturtulmasıyla oluşmuş efsane bir kitap.
okurken , çabucak bitireyim isteği ile hızlıca okuyacağınız, ama sıklıkla yavaşlayıp cümlelerin şaşırtıcılığı ile dinlenip mola verip düşünmeniz gerekebilir.
tamamı ile farklı bir üslup ve farklı bir tarzı olduğu kesin

-Kitaptan Yazılar-
**bu kitapta anlatılan olayların hepsi gerçektir, fakat hiçbiri henüz cereyan etmemiştir
**şebnem şibumi: susuzluktan ölmüyorsanız, bardağın dolu tarafını da, boş tarafını da umursamazsınız. enver'in "dolu" olduğunu çoktan anlamıştım. fakat kendi susuzluğumun farkında değildim. işte, şimdi içimde aşkın çıngırakları çalıyordu.
**müntekim gıcırbey: seni unutma fikri bile, sana kavuşma umuduna bağlanıyor içimde. senden kaçış varsa bile kurtuluş yok şebnem.
**hayati tehlike: fanilik de, sonsuzluk da insana ağır gelir. katlanılabilir ıstıraplar peşinde koşmamız bundandır.
**annenizle ne konuşursanız konuşun, laf eninde sonunda yemeğe gelir. bana sofra kurmakta kararlı, zira "bekâr bir adam asla pişirmesi yemesinden uzun süren bir yemek hazırlamaz" mış.
**"ateşin icadından önce ölüp cehenneme giden mağara adamının hayreti var içimde"
**"ikimiz de yolda karşılaştığı hastasının yüzünü hatırlamaya çalışan jinekolog gibi bakıyorduk."
**içinde kemik biçiminde nur çubukları mı var şebnem? yüzündeki ışık nereden geliyor?
gözlerindeki ayet derinliğini, hayrına tefsir etsen ya.
**tüm umudumu hayırlara vesile olan aksaklıklar, 12'den vuran yanlış anlamalar ve sorunları halleden hatalara bağladım
...
..
.

konsantre hüzün - Le Trio Joubran

Filistin asıllı; samir, adnan ,wissam joubran isimli 3 kardeşten oluşan grup Le Trio Joubran.
Hiçbirşey söylemeden herşeyi anlatıyor sanki.
4*5 dakika ama, her dinleyişte,uzunca bir zaman dilimi yaşatıp yeniden gerçek dünyaya çıkarıyor hissi.
Ud sevmeyenleri bile hastası yapabilir.



25 Kasım 2011 Cuma

Cirrus - Priere

Tunus asıllı nawel ben kraiem, söylediğimiz gibi, içimizden geçirdiğimiz gibi,
keyiflice söylüyor. budur...

23 Kasım 2011 Çarşamba

derinlemesine laflar

Bir insan söyledikleri kadar söylemedikleri ile de insanlaşır(Albert Camus)

bir ah çekme vaktidir

Nur içinde uyuyasın büyük insan

Kazancı Bedih dinleyince, onunla aynı sofradaymışım da kalkınca dışarıdaki hayat beni yutacakmış gibi geliyor. Türkü bitecek diye korkuyorum(T.Tufan)

daha yazıcak bişey yok

Farsça'nın içimize işleyen yanı (Mohseen Namjoo)



İranlı Mohseen Namjoo anlamadığımız bir dilden anlayabildiğimiz duygularla seslenmiş.

aşağıda da filozof yanıyla yazdığı bir kaç ağır kelam...

Ne vakit gece, hırıltısıyla yalayıp geçse bu kenti, soyunup yılanlar bir bir intihar ederler Meryem’in giyotin gözlerinde. Ayağımın altında çatırdayan ölü tarlaları… Mevsimler dolanır iklimlere, Yürüyüşümün ritminden uçuşur güvercinler. Dolaşırken yalnızlığımın hareminde, nehirlerin gölgesinden cüppeleriyle geçen keşişleri buyur eder yangın sonrası kül lehçesi. Âdem e emanet edilen doğurgan bir ağrı olmak, artık üşütür beni. Bir tambur akustiğinde yerleşirim gecenin üçte birine. Dudağıma yasladığım ilk sigaranın cesaretiyle söylüyorum;

“evet isyan!.”

Resmi merasimlerin, kasvetli konuşmaların, tasasız yaşantıların, gri koridorların, gelenek ve modernizmin çarpımı yüzlerin tam orta yerinde, önümde kımıldayan deniz, bir kibrit aleviyle tutuşabilir.
Teninin dışa kıvrılmış söküğü, bir cümle kuvvetinde kulağımda volta atan, topuklarımdan saçlarıma akan bu ses… Evet isyan!

Bestelerini İran klasik müziği ve caz sounduyla birleştirerek icra eden İranlı muhalif sanatçı, Mohsen Namjo. Sesini bir enstrüman gibi kullanan sanatçının İran da albüm satışları yasak. Kuran-ı kerim deki bazı ayetleri bestelerinde rahatça kullandığı(damavand albümünde yer alan val sakhi şarkısı gibi) vb. sebeplerden ötürü ülkeden sınır dışı edilmiş.
New York Times in İran ın Bob Dylan ı olarak nitelendirdiği namjo nun kendi ifadeleriyle kısaca hayat hikâyesi:

“zordur birisi hakkında konuşmak, hele ki yanlış anlaşılmaya açıksa bu kişi ve modern iletişim araçları kolayca yayabiliyorsa bu yanlış anlaşılmaları. Aslında öyle görünüyor ki kimse dinlemek istemiyor seni, sen kendi hakkında konuştuğunda. Yine biz öğrendik ki ahalinin eserlerin hakkındaki görüşleri, senin kendi hakkında yaptığın yorumlardan daha değersiz değil.

Kısa keseceğim bu yüzden. 1976 yılında torbate jam’de doğdum. 12 yaşımdan 18 yaşıma kadar Nassrollah nasseh- pour’la klasik-geleneksel İran müziği söyleyişi üzerine çalıştım. Yüksek eğitimime kabul edildiğim tahran üniversitesi’nde tiyatro ya da müzik alanında devam edebilirdim. 1 yıl müzik kursunu beklemek yerine tiyatro kursuna başlamaya karar verdim. 1 yılsonunda müzik kursuna başlamaya hazır; öğrenmek, tecrübe etmek ve ilerlemek için heyecanlıydım. Fakat tahmin ettiğim gibi yürümedi işler ve tahran üniversitesi’nin eğitim sistemi beni hayal kırıklığına uğrattı. Başlangıçta müzik aşkımdan dolayı müzik okumaya karar vermiştim, sonunda müzik aşkım için müzik okumayı bırakmak zorunda kaldım.

kaynak :(http://www.izdiham.com/index.php/mohsen-namjoo)

Ihlamurlar çiçek açar mı ?





Bahattin Karakoç un şiirine İbrahim Sadri can vermiş,
ne zaman aklıma, 'ne zaman ?' sorusu gelse bu şiir aklıma gelir.

Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman

Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü
Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü
Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden
Bebekler hayta hayta yürümeden
Geleceğim diyorum, geleceğim sana
Ne olur kesin bir takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Beklesen de olur, beklemesen de
Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende
Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde
Hangi ses yürekten çağırırsa beni sana
Geleceğim diyorum, takvim sorma bana
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.

Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi
Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi?
Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana
Kesin bir gün belirtemem, n`olur takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden
Gemileri yaksalar da geleceğim sana
On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.

Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif
Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız
Ey benim alfabemdeki kadîm Elif
Ne güzellik, ne de tat var baharsız
Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
Kimseye uğramam ben sana uğramadan
Kavlime sâdıkım, sâdıkım sana
Takvim sorup hudut çizdirme bana
Ben sana çiçeklerle geleceğim
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Huzurevi! Huzursuzluğu

Sanayi devrimi sayesinde daha acımasız, daha korunmasız, daha puşt, daha işbirlikçi, daha acınası, daha orospu, daha yalnız, daha hasta, daha korkak, daha umursamaz, daha fakir olduk. Daha da ne olacağız Allah bilir.

Huzurevleri ilgili yazınızı okuyunca, tüm huzurevlerini yakalım, yaşlılarımızı özgürleştirelim eylemini yapmak geldi içimden. Beyaz Melek filmini çok yapay bulmuştum ve ben de hiç bir şey uyandırmamıştı ama Huzurevleri meselesi modern çağların kapanmayan yarası olmaya devam edecek sanırım?

İnsanın bir evden huzur bulması mümkün ama orası huzurevi değil! İki tane yaşlı insana bakamayacak kadar aciz, merhametsiz, umursamaz olduk. Herkesin gözü aydın olsun. Bu yüzyılı anlayabilmek için huzurevlerini anlatmamız gerekecek. Denilecek ki; bu yüzyılın insanları annelerine, babalarına, komşularına, akrabalarına bakamadılar. Bu kadar.

(T.Tufan Söyleşisinden)

Arabeskin İçimizdeki Koordinatları

"Bir yere kadar Tom Waits, Cohen. Bazı yerlere yalnızca Müslüm’le, Orhan’la girilir" cümlesini okuyunca -yavşaklıkla Fazıl Say arasında bir tercih yapmam gerekirse yavşaklığı tercih ederim- sözünüz aklıma çalınıyor. Arabeskin, acının ve hayatın koordinatları mutlaka bir yerlerde kesişiyor galiba?

Elbette öyle. Ya da bana göre öyle diyeyim. Uzun yıllar konfeksiyon atölyelerinde, kundura atölyelerinde çalıştım. Ontolojik, epistemolojik, etik tüm gerekçeler arabeske yöneltiyordu. Müslüm’e, Orhan’a çok şey borçluyum dersem abartmış olmam. Bunu herkes için genellemek mümkün değil. Ama benim için ve diğer bazı adamlar için bu aidiyet, bu yakınlık hayati önem taşıyor. Menteş’in dediği gibi Orhan çalan bir arabadan şarkı bitmeden inmiyoruz. Ama kalkıp da buna yavşaklık dersen. Neyse....


T.Tufan söyleşisinden

Efsane Diyaloglar-1

"otobüste bir kıza rastladım."

"bu rastladığın kaçıncı 'hayatının kadını' dersin? çağdaşın olan bütün kadınları idare edebileceğini mi sanıyosun?"

"dalga geçme. bu kızın gerçek olduğundan bile emin değilim. dünyaya onu görmeye gelmişim gibi hissediyorum.
ilk bakışta nakavt etti beni. ulaşılmaz bir güzelliği var. bu defa yanlış yerde hata yaptım galiba..."

"ciddi misin sen?"

"ecel kadar."
(Dublörün Dilemması-M.M)

Acilen Ezberlenmesi Gerekenler Volume-1

Hayatın ölümden, aşkın her ikisinden de büyük olduğuna inanacağım.
Ve bu saçmalığı doğuran şartlar, seni benim için dünyanın en değerli insanı kılıyor.
(M.M)

Ordan burdan değil, bizden!

*****Yoksullara ilişkin cümle kuran insanların boyunlarına vurulan bıçaklardan biri de “fakir edebiyatı yapmak” ifadesi. Zengin edebiyatından ne gördük lan! Dünyanın en onurlu, izzetli adamları sokak satıcılığı yapan adamlardır. Çocukları için, kadınları için, anaları babaları için şehrin kalabalık meydanlarında, ellerinde tuttukları, tablalarına dizdikleri, el arabalarına koydukları öte beriyi satmaya çalışan adamlardır. Başlarını sokacak bir yer bulamadıkları halde; çalmayıp, çırpmayıp sokaklarda bazen kaçarak, bazen düşerek bir şeyler satan adamları her gördüğümde izzetli olmak ne demektir anlıyorum


***** Mahallede top oynarken spor ayakkabılarını çıkaran çocukları anlıyor musun? Başka ayakkabısı yok. Evet onları top oynamak için aldı ama işte onunla topa vurmaya kıyamıyor. Bir daha ne zaman alabileceğini bilmiyor çünkü. Nasıl da çelişkili değil mi? Spor ayakkabısıyla topa vurmuyor işte. Bunu anlayabilmek, bir ülkenin toprağına sinmiş yoksulluğu ve çaresizliği anlayabilmektir. Rengini, desenini beğendiği için aldığı koltuğa örtü seren kadınlar da kıyamıyorlar koltuklarına. Eskirse, yenisini ne zaman alabileceklerini bilmiyorlar çünkü. Gittiği her düğünde aynı kıyafeti giyen genç kızı anlıyor musun? Çünkü sahip olduğu en güzel kıyafet bu ve her seferinde aynı kıyafeti giydiği duygusuyla değil, en güzel kıyafetini giydiği duygusuyla hareket ediyor.
(Tarık Tufan*Notlar)

Maske?

inananlar için her çağda bir nuh'un gemisi vardır..Amenna. acaba yüzümüzdeki bu tuhaf maskelerle, bizi kurtaracak bir gemiye binebilecek miydik?(Dublörün Dilemması-Murat Menteş)

Karakoç üstat soruyor, de hele?

bu kadar güzel yorumlanabilirdi ancak(Bayram Bilge Tokel)




sözlerini de yazayım tam olsun

DAĞ İLE SOHBET

Beyaz karlı kara çamlı iri dağ
Heybet nedir ne değildir de hele
Geceleri yapayalnız kalınca
Uzlet nedir ne değildir de hele

Hiç başın ağrır mı yoruldun mu hiç
Birine küstün mü darıldın mı hiç
Sevdin mi öptün mü sarıldın mı hiç
Hasret nedir ne değildir de hele

Neşeyi ne tartar gamı kim ölçer
Acı söz yarası kaç yılda geçer
Beklemek sancıdır ayrılık hançer
Gurbet nedir ne değildir de hele

Düşlerine aldandın mı uykunun
Kucağında büyüdün mü korkunun
Taşınması zor mu zillet tokunun
Dehşet nedir ne değildir de hele

Ormanın var pınarın var kuşun var
Dört mevsimde bulut saçlı başın var
Bilmem amma bir uzunca yaşın var
Mühlet nedir ne değildir de hele

Abdurrahim Karakoç